27 Ağustos 2015

beter böcek,betelgeuse..



bu filmden blogda bahsetmeyi hiç düşünmemiştim ama bu akşam facebookta geçen eğlenceli dakikalardan sonra bahsedeyim dedim.
ben facebookta profil ya da kapak fotosu olarak canavarları ya da çirkin karakterleri ya da bu tarz fantastik film karakterleriniya da insanlara korkunç gelen film karakterlerini  kullanmayı çok seviyorum ve her nedense insanların bu çok tuhaf geliyor..
söz konusu insansa benim güzellik anlayışım diğerlerinden biraz farklı sanırım. (biraz burada biraz fazla :) )
bana bu huyum hiç anaormal gelmiyor ayrıca diyor ve bu konuyu daha fazla uzatmıyorum.çünkü iyi kötü arkadaşlarım bu huyuma alıştılar.
neyse profil resmimi beterböcek yapınca bugünün posu da kendiliğinden belli oldu.

gelelim filme.
tim burton imzalı 1988 yapımı imbd puanı 7,4 olan fantastik bir film.
benim ve pelin'in en sevdiklerimiz arasında ayrıca.
alice hakkında tam bir bütünlük sağlamış değiliz.


baş rollerde
 ,ki bu dönemde büyük bir ihtimal johnny deep tim abisiyle tanışmamış belli ki,
alec baldwin (alec baldwin'in alec baldwin olduğu dönemler hani),
geena davis,michael keaton ve winona ryder var.


konusu şöyle;
alec ve geena küçük tatlı bir kasabada,küçük talı bir evde yaşayan yeni evli tatlı bir çifttir.
bir gün alış verişten dönerken kaza geçirirler ve eve tek parça dönmek yerine bendenlerini ölmek suretiyle  terk emiş oldukları halde ruh olarak dönerler.
eve dönmeyi başarınca bir de bakarlar ki aradan aylar geçmiş tatlı ve küçük evleri züppe bir aileye satılmış.şehirli,elit görgüsüzlüğüyle döşenmiş züppe modernliği içinde döşenmiş bir evde ruh olarak takılı kalamak suretiyle yaşamak zorunda kalırlar.
artık tek çareleri beterböcek'ten yardım almaktır ki ona başvurdukları andan itibaren hem ölü ölü öp ölü hem diri diri dipdiri evde yaşayan kim varsa başları deli bir belaya girer.
işte fantastik,komik,eğlenceli bir hikayede böylelikle başlar.
tim burton'un henüz ısındığı  filmlerden.
bu adam labirent,çiti çtii beng beng (böyle yazılmıyo ki,böyle yazılmıyo ki :P ),
uzun çoraplı pippi,mary popins daha da aklıma gelmeyen başka filmleri de yeniden çekse ya he nolurdu çekse ya nolurduu.



ailecek izlenebilecek eğlenceli bir film.


trailer

filmin çok güzel müziklerinden biri


filmin en muhteşem sahnesi

yanılıp şaşırıp sakın üç kere beterböcek,beterböcek,beterböcek demeyesiniz.
anamm hem yanıldınız hem şaşırdınız :P

bu filmi izleyiin..iyi seyirler.

tetermos mug

geçen hafa ki d&r alış verişimden.
en sonunda alabildiğim için memnunum.



madam coco'da da porselen muglar görmüştük pelin çok beğendi.ona sözüm var şimdi ilk iş o mugdan iki ne sipariş etemekte inşllh.

bu pelin'inim beğendiği 


buda benim beğendiğim


hadi bakalıım inş bi aksilik olmadan alabiliriz der huzurdan çekilirim.

alice harikalar diyarında ve felsefe..


alice harikalar diyarında 1999 filmini izlerken bir yandan da felsefe kitabı okuyordum ve şöyle demiştim kendi kendime:alice mi felsefeye yakışıyor yoksa felsefe mi alice?
sanırım ikisi de birbirine yakışıyor.
yeni keşfettiğim ve şuanda satın almak için listemin başına aldığım bu kitabı size tanıtmak istedim.

alice harikalar diyarında ve felsefe


alıntı:
Tavşan deliğinin ne kadar derine gittiğini görmek ister misiniz?
Çekici bir teklif gibi duruyor… Lakin derinlerde karşılaşacaklarınızın Alice’nin masalsı kahramanlarına benzeyeceği konusunda kimi şüphelerimiz var.  Ve bu yolculukta sevimli beyaz bir tavşanın sizin tek eşlikçiniz olmayacağına şimdiden kesin gözüyle bakabilirsiniz. Ayrıca bir eşlikçi size ne kadar yardım edebilir? Yolda rastladığınız nargile içen mavi tırtıllarla, domuza dönüşen bebeklerle, başları kaybolduktan sonra bile gülüşleri havada asılı kalan kedilerle ve zaman ile konuşan çılgın bir şapkacıyla, siz, bizzat kendiniz karşılaşmadığınızda, yani onları size hep bir başkası tanıtıyorsa, onlarla gerçek bir karşılaşma yaşadığınızı düşünebilir misiniz? Peki ya bilgece konuşan kediler ve yol gösteren gizemli tavşanların şimdi ve burada gündelik deneyimlerinizi kuşatan, insanlar da dâhil, tüm varolanlardan daha tuhaf mı olduğunu düşünüyorsunuz?
Şimdi bu soruları bir kez de Kadın olarak düşünün. Sorularınız misliyle çoğalacak ve cevaplarınız dehşetengiz biçimde farklılaşacaktır. 
Alice Harikalar Diyarında ve Felsefe, Tuhaf daha da Tuhaf işte bu sorularınızın çoğalması için titizce hazırlanmış bir çalışma. İddialı olacak ama belki de alanının en iyisi…

Charles Lutwidge Dodgson’un, namı diğer Lewis Caroll’un 1865 yılında yazılan Alice Harikalar Diyarında’sı 150 yıldır bir masal anlatıyor. Ve her masal gibi tekrar tekrar yazılmaya müsait; ama bu yeniden-üretim şimdilerde sadece bir kurgu değil. Kadınlar artık öykülerini sokakta ve mücadele içinde yazıyor.   

ilk fırsatta alınacak lisemin ilk sırası:

24 Ağustos 2015

alice harikalr diyarında'dan 13 felsefi öğe..

 internette kendi özel merakım sayesinde arama yaparken rastladığım çok güzel bir yazıyı size sunmak istiyorum.
08 şubat 2015 tarihli şengül durucu yazısı.
ben çok beğendim.hem alice hem felsefe binişik,sonuna kadar bana hitap eden bir yazıydı.bayanı tanımıyorum ama kalemine sağlık :)
(yazının tamamı inernetten alıntıdır)

Kuantum fiziği, uzay-zaman teorisi, paralel evrenler, mükemmel tasarım, tanrı parçacığı ve evrendeki kara delikleri konuştuğumuz bir dünyada Alice’in tavşan deliğinden Harikalar Diyarı’na düşmesine kim masal diyebilir ki! Kara delik, solucan deliği veya tavşan deliği; derine, daha derine inmeye ne dersiniz?
Alice, Harikalar Diyarı’na inerek aklın, mantığın, matematiğin ve felsefenin derinliklerinde dolaştı.Lewis Carroll mahlaslı Oxfordlu matematikçi, papaz ve fotoğrafçı Charles Lutwidge Dodgsonda çalıştığı okulun dekanının küçük kızı Alice Liddell için yazdığı “Alice Harikalar Diyarında” kitabıyla tam da bunu amaçlamıştı; okuyanların tavşan deliğinden düşüp gerçeğin sınırlarından çıkarak olasılığa, “saçma”ya -kitap dünya literatüründe tür bakımından “çocuk kitabı”nın yanı sıra “edebi saçma (literary nonsense)” olarak da nitelendiriliyor-, “hayale” düşmesini…
Bir çocuk kitabı olmaktan çok öte, felsefi bir metin diyebileceğimiz ve dünyada, üniversitelerin özellikle matematik ve felsefe bölümlerinde okutulan bu “ufacık tefecik içi dolu turşucuk” masaldaki felsefik öğeleri sizler için özetledik. Tavşan deliğinden Harikalar Diyarı’na geçmeye hazır mısınız?


1.HER ŞEY MERAKLA BAŞLADI.
Dünyanın aklı en duru, en önyargısız, en meraklı filozofları; bitmez tükenmez soruları, kural/kalıplarla sakatlanmamış hayal güçleri ve meraklı bakışlarıyla çocuklardır desek çok da haksız sayılmayız değil mi? Filozof olmak için gerekli olan her şey, küçük bir çocukta var. Oxford’lu matematikçi ve mantıkçı Dodgson da bunu keşfetmiş olacak ki eserine kahraman olarak küçük bir çocuğu seçmişti.
Harikalar Diyarı’ndaki bu sürreal yolculuk için kim, canı sıkılmış 11 yaşındaki bir kız çocuğundan daha uygun olabilirdi ki? Bilim adamlarına deney, kâşiflere keşif, mucitlere buluş ve filozoflara felsefe yaptıran merak; Alice’in de tavşan ya da daha güncel bir tabirle “solucan deliği”nden başka bir dünyaya/evrene geçmesini sağlamıştı. Alice, “bilgelik yolu”ndaki “insan”dı…

2."DOWN THE RABBİT HOLE"
Alice’in merakla tavşan deliğinden bakması ve ardından hiç bitmeyecekmiş gibi gelen o düşüş, insanın kendini birdenbire soruların, sorgulamaların, paradoksun ve kavramların “çöküş”ünün ortasında bulması; bir anda zırhsız ve zeminsiz, çırılçıplak kalıvermesiydi aslında.
Bunun tedirginliğiyle aydınlanmanın baş döndürücülüğünü aynı anda yaşaması ve kendini bambaşka bir dünyada, kilitlerin-şifrelerin çözüldüğü Matrix’te (Latincede “rahim” demektir, yani “yeniden doğuş”) buluvermesiydi.
Ne diyordu Morpheus, Neo’ya: “Bu senin son şansın. Artık geri dönüş yok. Mavi hapı alırsan hikâye sona erer. Yatağında uyanırsın ve inanmak istediğin her neyse ona inanırsın. Kırmızı hapı alırsan ‘harikalar diyarı’nda kalırsın. Ben de ‘tavşan deliği’nin gittiği yerleri gösteririm… Unutma, sana vaat ettiğim tek şey gerçek, daha fazlası değil…”

3."HAYAT" DENİLEN BALONDA,SONSUZLUĞA AÇILAN BİR DELİK.
Carroll’un bir amacı vardı; kalıplar ve kurallarla çevrili insanı, dünyanın dışına çıkarıp özgürleştirmek. İnsanlarda merak uyandırıp akla gelebilecek her şeyle ilgili soru sormalarını ve çok iyi bildiklerini sandıkları kavramları (iyi-kötü, doğru-yanlış, güzel-çirkin, hızlı-yavaş vb.) sorgulamalarını sağlamak. Carroll’un, “hayat” dediğimiz balonda, sonsuzluğa açtığı bir delikti “Alice Harikalar Diyarında”.
Meraklı Alice o deliğe düşmüş ve dünyanın referans olamayacağı kadar farklı ve her an her şeyin, paradigmanın dışına çıkıp saçmalama özgürlüğüne sahip olduğu bir diyara varmıştı. Bu düşüş sırasında dünyaya ait binlerce, milyonlarca kitabın, bilginin, tecrübenin içinden geçmiş; dibe çakılmakla sınanmış ama korkmamıştı. Bu cesareti onu, dünyayı sorgularken her şeyiyle kendini de sorgulayacağı bir yolculuğa çıkaracaktı.

4.SORMAK YA DA SORMAMAK;İŞTE BÜTÜN MESELE BU.
Felsefe tam da buydu zaten; varlığı ve varoluşu, bilgiyi, gerçeği, iyiliği, güzelliği sorgulamak. Sürekli sorgulamak ve aslında cevap bulmak için değil, yeni sorular üretmek için sormak. Sormayı ve sorgulamayı sevmek.
Alice de tam olarak böyle yapıyordu. Sokratesçi bir felsefe izliyor; gördüğü, hissettiği, karşılaştığı her şeyi sorguluyor; onlara dair kâh kendine kâh başkalarına sorular soruyor; bir “son”a, “nihayet”e ulaşmayı dert etmiyordu. Sorgulamaya ise dünyanın merkezinden başlamıştı; kendinden…

5.SAÇMALAMANIN DAYANILMAZ HAFİFLİĞİ.
Zaman geçiyor, geçtikçe her şey değişiyor, farklılaşıyordu. Alice, kendi harikalar diyarında yeni yeni varlıklar, objeler, kavramlarla tanışıyor; bakıyor, dokunuyor, kokluyor, tadıyor yani tecrübe ediyor ve üzerine düşünüyordu. “Tecrübe etmek” ne güzeldi. Öyle ki, gerçek hayatta çok tuhaf ve saçma bulacağı şeylerle karşılaşmak Alice için işten bile değildi artık.
Bunu, kendi gözyaşlarından oluşan havuzun içinde yüzerken söylediği şu sözlerden anlıyordunuz: “Keşke o kadar ağlamasaydım. Sanırım kendi gözyaşlarımın içinde boğularak bunun cezasını çekeceğim. Bu kesinlikle çok tuhaf olurdu. Ama bugün her şey tuhaf zaten.” Döktüğü gözyaşlarında yüzen Alice, “saçmalığın daniskası” içinde “saçmalamanın dayanılmaz hafifliği”ni yaşıyordu.

6.DEĞİŞİYORUM,ÖYLEYSE VARIM.
Paradigmanın dışında olmak böyle bir şeydi işte. Sürekli değişiyor, yeni şeyler öğreniyor, öğrendikçe farklılaştığını hissediyordu. Bu noktada, mantıktan değil varoluştan söz edilebilirdi ancak.
Ve Alice, Harikalar Diyarı’nın uçsuz bucaksız yemyeşil ormanlarında kaybolmuşken rastladığı, bilgeliği temsil eden Absolem adındaki yaşlı tırtılın “Sen de kimsin?” sorusuna tam da buna uygun bir yanıt verdi: “Ben de pek bilmiyorum efendim. En azından şu an için pek emin değilim. Aslında bu sabah uyandığımda kim olduğumu biliyordum ama o zamandan bu yana birkaç kez değiştim sanırım.”
An be an her şey değişiyordu, bu nedenle “şey”leri tanımlamak zordu. Hele ki kendini… Fonda iseHeraklitos “Aynı nehirde iki kere yıkanamazsınız” diyor, bu özlü söz, “Aynı nehirde bir kere bile yıkanamazsın” diyen Kratylos’ta yankısını buluyordu.

7.KİMSİN SEN?
Bilge Absolem kelebek olamamış, huysuz, yaşlı bir tırtıldı. Ve Alice’in verdiği cevaplar onu epey kızdırmıştı. Konuşma Sokratik bir diyalog şeklinde sürüyordu. “Korkarım bu durumu daha fazla açıklayamayacağım. Nereden başlamam gerektiğini bilmiyorum. Bir gün içinde bir küçülüp bir büyümek zaten yeterince kafa karıştırıcı. Bir gün kozaya girip kelebeğe dönüştüğünüzde siz de kendinizi farklı hissetmeyecek misiniz?” diye sordu Alice.
Absolem iyiden iyiye sinirlendi: “Hiç de bile.” “Demek ki benden farklı düşünüyorsunuz. Tek bildiğim bu durumun bana tuhaf geldiği” dedi Alice. Bilge Absolem’in küçümseyici bir ifadeyle, “Sana mı, sen de kimsin?” sorusu, diyaloğu başa döndürmüş, bir fasit dairenin (kısırdöngü) içine sokmuştu. Alice cevap veremedi. Sahi kimdi? Kendini nasıl, ne olarak tanımlıyordu? Bu, bilgeliğin ikinci adımıydı: “Kimsin sen?”

8.GÖRELİ AMA KİME GÖRE?
Alice’i şaşkına çeviren dönüşümler, Absolem’i hiç şaşırtmamıştı. Dönüşmek, değişmek ve yeniden doğmak tırtılın doğasında vardı; bu durum ona hiç de karmaşık gelmiyordu. Evrende var olan ve insana çok tuhaf gelen şeyler, başka bir varlığın doğasının bir parçasıydı. Her şey, “fil”in neresinden baktığınıza bağlıydı; göreliydi, aynı Einstein’ın “İzafiyet Teorisi”ndeki gibi…
Büyük-küçük, doğru-yanlış, uzun-kısa, güzel-çirkin, eski-yeni, hızlı-yavaş ama neye ve kime göre? İşte kocaman bir soru daha! Elbette herkes kendi kadar görüyor, gördüğü kadar anlıyor ve anladığı kadar yaşıyordu. Ortada bir elma vardı. Bu elma Alice için yalnızca iki ısırıklık sulu bir meyve, tırtıl içinse aylarını geçireceği bir sığınaktı. Ve bu kadar farklılığın olduğu bir yerde şaşılacak asıl şey, bu duruma şaşırmaktı.

9.PARADİGMAYI KIRAN PARADİGMA.
Her şey bulunduğumuz yere göre değişiyorsa ve anladığımız kadarsa “gerçek” diye bir şey yoktu. Dünya “anladığımız kadar”lardan oluşuyordu ve belki de biz birçok şeyi -belki de her şeyi- yanlış anlıyor ve aktarıyorduk. Her şeyi “usa vuruyor”, sınırsız varoluşu sınırlı bir akılla anlamaya çalışıyorduk.
Gerçek neydi veya daha da önemlisi var mıydı? Tecrübe, bilgi ve akıl, bu sorulara neden cevap veremiyordu? Hepsi bir yanılsama mıydı? Mantığın o milyon yıllık paradigması burada hiçbir işe yaramıyordu. Paradigmanın kuvvetli dayanağı işte tam bu noktada kırılıyor, akıl çırılçıplak kalıyor; paradigmanın kırılması da paradigmalaşıyordu.

10.TÜM YOLLAR "HAKİKAT" E ÇIKAR
Mantık artık işlemiyordu; hele ki Harikalar Diyarı’nda. Dizgelerle düşünmeye, tasnif etmeye alışmıştık ve bunların dışında kalan bir şey, kötü bir kaleci misali bizi ters köşeye yatırıyordu. İşin içine mantık girer de, zekice bakışlarının altından alaycı alaycı sırıtan Cheshire Kedisi olmadan olur muydu hiç?
Harikalar Diyarı’nda yolunu kaybetmiş olan Alice, Cheshire Kedisi’ne sordu: “Hangi yöne gitmem gerekiyor?” “Sorunun cevabı nereye gitmek istediğine göre değişir.” Alice: “Nereye gittiğim çok da umurumda değil. Bir yere varayım yeter ki.” Cheshire Kedisi: “O zaman ne yöne gittiğin fark etmez. Yeteri kadar yürürsen emin ol bir yere varırsın.”
Bilgeliğin yolu hakikate varmaktan, onu idrak etmekten geçiyordu. Ve hakikate varmak için seçtiğin yol önemli değildi. İster Budist, ister ateist, ister Hıristiyan, ister Müslüman, ister Şaman ol; yeterince yürüyüp içsel yolculuğunu hakkıyla tamamlarsan hakikate varırdın.


11.SIRITMASIZ KEDİ,KEDİSİZ SIRIMA.
Aslında Cheshire Kedisi haklıydı. Yeterince yol alırsa bir yere varabilirdi. Bu sırada kedi, tıpkı yok olan bir düşünce, unutulmaya yüz tutmuş bir anı gibi, kuyruğunun ucundan başlayarak yavaşça silinmeye başladı; ta ki yalnızca sırıtan ağzı kalana kadar. Alice daha önce pek çok defa “sırıtmasız kedi” görmüştü. Ama “kedisiz bir sırıtma”yı ilk defa görüyordu.
Bu, Harikalar Diyarı’nda şimdiye kadar gördüğü en tuhaf şeydi. Nasıl olurdu? Bir nesnenin veya “şey”in kendisi olmadan ilineği, yani niteliği olabilir miydi? Alice bugüne kadar ilinekleri hep tözlerle birlikte algılamış ve düşünmüştü. Aklın, algının kapılarını, sınırlarını yok etmenin tam zamanıydı. Belki de Alice’in karşılaştığı kedi Cheshire değil kuantumun simgesi, Schrödinger’in kedisi‘ydi.


12.SAATLERİ AYARLAMA SAATİ.
Aceleci Beyaz Tavşan yani merak, Alice’i Mart Tavşanı’nın evindeki Çılgın Şapkacı ve Fındık Faresi’nin katıldığı beş çayına götürmüştü. Çılgın Şapkacı’nın saati takıldı gözüne. Saati değil de ayın kaçı olduğunu gösteriyordu.
“Ne garip bir saat! Saati değil de ayın kaçı olduğunu gösteriyor sadece” dedi Alice. Çılgın Şapkacı, “Saati niye göstersin ki!” diye mırıldandı, “Senin saatin hangi yılda olduğumuzu gösteriyor mu?” “Tabii ki hayır” dedi Alice hazırcevaplılıkla: “Ama zaten uzunca bir süre aynı yılda olmayacak mıyız?” “Benim saatim de bu nedenle saati göstermiyor işte” dedi Çılgın Şapkacı.
Evet bu izafi bir durumdu. Harikalar Diyarı’nda zaman çok yavaş akıyordu; saatler, günler kadar uzundu. Peki 24 saat; 150 yıl yaşayan bir fille, ömrü yalnızca o kadar olan bir kelebek için aynı mıydı? Veya uzayda geçen 1 saatle dünyadaki 1 saat aynı uzunlukta mıydı?

13".BİLME"NİN DÜZ OVASINDA..
Zaman, uzam ve hareket bağımsız şeyler değillerdi. Birbirlerini bütünlüyor ve etkiliyorlardı. Alice bunları düşünürken bir yandan da “Hayatımda hiç bu kadar saçma bir çay partisi görmemiştim” diye geçirdi içinden. Ama söylenen şeyler üzerine düşününce; Bilge Absolem’e de, Cheshire Kedisi’ne de, Çılgın Şapkacı’ya da hak verdi.
O kadar ki, kendisinin bunları daha önce nasıl olup da düşünemediğine şaştı. Her şey berraklaşıyor, netleşiyordu. Tıpkı ayaklarının altındaki toprak, gökyüzündeki güneş gibi. Bilmenin, anlamanın ve içselleştirmenin düz ovasındaydı şimdi. Kendine her an biraz daha yaklaştığını duyumsamanın coşkusuyla bir adım daha attı…
(YAZININ ORJİNALİNE BURADAN ULAŞABİLİRSİNİZ TIK TIK )
diğer alice in wonderland etiketli postlarıma göz atmayı unutmayınn.zaten blogu takip edenler alice in wonderland'i kitap ya da film ne kadar sevdiğimi çok iyi bilirler :)
düzenli blog takipçilerime öz<el selam olsun :) 

kitap alışverişi.

gezme postundan en son kalanlar.
koskoca form istanbul'dan tek bir resim çekmemiş,m ya.:/
hele d&r'a girip tek foto bile çekmemek çok canımı sıktı.
gerçi uzun zamandır blog için doğru düzgün resim çekmediğimden ger gittiğim yerde foto çekme adetimi kaybetmişim.hele bir de son bir senedir yazdığım hiç postanda inernetsizlik yüzünden memnun değilim.çekiliş yapmaya çok uzun zaman önce karar verdiğim halde,kpss,formasyon derken yerim yurdum belli olmadığından öyle tasarı halinde kaldı.
atamalar belli olsun inşllh güzel haberlerle döner ve bunun kutlaması olarak güzel bir kitap ve hediye çekilişi yaparım.
sübaneke,dinimiz,amin :)

işte form istanbul,d&r hatırasından tek kanıt :))


bu da d&r alışverişinden.


jane austen'in iki yeni çeviri kitabı,hobbit,gorge orwel ve filozoflar kahvesi.
istanbul temalı termos muguma da sonunda kavuşum.
kitap ayrıntılarına ne yazık ki bu posta giremeyeceğim.yemeğe çağırıyorlar.herkese selam.

buda yediğimiziçtiğimiz postu :)


 ikea'ya dört kişilik bir ekiple giderseniz iki kişilik yemek sipariş edin derim.zira porsiyonları çok doyurucu.ayrıca bir kerelik içecek ücreti verip sınırsız içecek içebiliyorsunuz.benim gibi kahve canavı ve kahve görgüsüzü de dört fincan kahve içti.:P

porsiyonlar gerçekten çok doyurucu.


burası da ikea'dan sonra gittiğimiz bayrampaşa'daki adapark.
deniz bisikletine mi binmedik,dönme dolaplarda mı dönmedik,macera treni gibi korkutucu bir şeye mi binmedik.:) o gün tüm aile çocuklar gibi şendik :) 

ben,erkek kardeşim ve pelin.

dönme dolabın enn tepesindeykene :)
tam tepesi de olamayabilir emin olsamadım şimdi :)



dönme dolabın kendisi :)


çarpışan arabaları çarpıştıran pelin ve dayısı :)


önce isanbul forum ve d&r'da geçen saatle ,ki orada hiç fotogtaf çekmemişim :/ ,arkasından ikea ve sonra adapark çok yorulduk.acıktık ve adpark'ta yemek ve kahve molası verdik.


yemeklerden sonra talan olmuş masa :)


kardeşlerin bir araya gelip doyasıya eğlendiği bir gündü.
rabbim hepimizin her gününü böyle güzel ve huzurlu kılsın inşllh.
ülkemizin üstündeki kara bulutlar dağılsın ve memleketimize ilelebet beka versin.
Yüce Rab'be emanet olun...

ikea gezmesine devam..

ikea'ya gezmeye devam edelim.
ikea'daki en güzel şeylerden biri tasarlanmış model  evlerdi ama çoğunun doğru düzgün resmini çekemedin insan kalabalığından.bu çektiğim mutfak ve yatak odası fotoğraflarını da beyza pelin sabote etti :) normalde bloga yada internete kendi resimlerimizi yüklemesemde bu post özel oldu.















kadrajda kız kardeşim ve beyza pelin.



pelin'de mutfak tasarımlarına hayran kaldı.




bu 55 m karaleik tasarlanmış bir evdi ve harika döşenmişti.bende kütüphaneye haran kaldım.
pelin sefasını sürerken.



birbirinden hoş tasarlanmış evler,ev aksesuarları vs ile dolu insanın başını döndüren bir yer ikea. :) 
fırsat bulduğunuz da gidin ve gezin.