27 Eylül 2015

last,yoon kye sang...


bu çirkin şey yeni diziye başlamış :)
yoon kye sang'dan bahsediyorum efendim.kore hayranı olan pek çok kişi kendisini tanımasa da g.o.d üyesi eski bir şarkıcı ve uzun yılların aktörüdür.
laf aramızda aynı senenin çocuklarıyız.netten bakarsanız benim de yaşım çıkar ortaya :)

nedense hep sevimsiz  rollerde oynuyo ya :/
ama bu diziyi sanki sevicem.daha sadece ilk bölümünü izledim ama bakalım sonu ne olur.
ağrı'ya gidince bir müddet netim olmayacağı için çevrilmiş bölümleri indiriyorum tam şuanda yazıyı yazar kene.


üstteki fotoğraf 2008 yılında çekilmiş yoon kye sang 's jurney to turkey programından
20 bölümlük bir türkiye belgeseli..
çok şeker bir karakteri var ben kendisine bu program sayesinde hayran olmuştum.
nan bu da program videoları izleyebilirsiniz :)



dizinin konusu şöeyle:adamımız broker gibi bişey.mafyayla ortak iş yapar ve işi batırır kaçmak zorunda kalınca evsizde kalır ve bir de bakarız ki dilenciler kralı olma yolunda çok isdidadı davardır :)
ilk bölümde bunlar oldu.diğer bölümler neye gebe ve ne vad ediyor bilmiyorum.dediğim gibi görev başı yapınca izleyeceğim.sizede diziden bahsedeyim dedim.dizi daha çok aksiyona benziyor.şimdilik bu kadar.

oyuncular


buda trailer



iiyi seyirler..

mim..

sevgili çoluk çocuk bunlar mim yazısını sevdiğimi okuyunca hemen beni mimlemiş. :)
sanırım iki kişiler,ben pek anlamadım. :)
beni aydınlatırlarsa sevinirim :),
kendilerine de teşekkür ederim.
gelelim mim sorularına:


1.blogger denilince aklınıza gelen 3 şey nedir ?
kalbine sığmayan,taşan insanlar,yazmayı sevenler,hayal kurmaktan çekinmeyen cesur  insanlar.

2.kişisel bloglar mı yoksa gezi,güzellik,moda bloglarını mı tercih ediyorsunuz?

daha çok kişisel blogları ve kitap bloglarını takip etmeyi seviyorum.
hayat blogları tüm diğer konseptli bloglardan daha ilgi çekici ve keyifli çünkü.

3.blogger olmanızda etkili olan 3 şey nedir ?

bu soruyu daha önceki mimlerimde de cevaplamıştım.
her şeyden önce ilk sebebim bir dönem geçirdiğim majör depresyonum :)
sayesinde blogger oldum.
ondan sonra bir örgü blogu açmayı çok öncesinden istiyordum ama böyle kişisel bir blog doğdu.
iyi ki de öyle oldu.
sanırım ikinci ve üçüncü sebebim yok :)))

4.örnek aldığınız bloggerlar var mı?

aslına bakacak olursanız örnek aldığım blog yok ama ilk başlarda neden yorumlarım takipçisi daha  az olan bloglara göre ya da trafiği daha az olan bloglara göra az diye üzülüyordum.
zamanla öğrendim ki siz istikrar içinde olursanız sizi takip edenler de aynı istikrarı gösteriyor.
sebep sayılarda gizli değilmiş ;) öğrendim :)

5.şu an ki mesleğiniz ya da ne seçeceksiniz?

on yıldır anneyim bu da beni her şey yapıyor :) 
tamirci,doktor,hemşire,psikolog,terzi,hasta bakıcı vs vs vs olmak zorundasınız zira anne olunca :)
aynı zamanda çiçeği burnunda yeni ataması yapılmış  bir öğretmenim.
hali hazırda felsefeden iknici üniversitesine başlamış bir öğrenciyim.
ee ya daha ne yapayım :)
ama sorunun ikinci kısmında neyi tercih  edeceksiniz diyor ya ben üniversiteye geçmeyi tercih etmeyi düşünüyorum :)
hele bir de yüksek lisans nasip olsun da.
blogu takip edenler bilirler ki felsefeyi ne de çok severim ve yıllar yılı felsefenin yüksek yüksek lisans hayallerini kurarım :) 
akademisyen olmak benim lise hayalimdi zira ;)
inşllh olurrrr.

beni mimledikleri için çoluk çocuk bunlara tekrar teşekkür ederim.
herkesein bayramı mübarek olsun.
inşllh ülkece daha güzel bayramlar görürüz.
sevgiler.




22 Eylül 2015

mim..


sevgili meri beni etiketlemiş.şu blogda en sevdiğim şeylerden 
biri mim yazıları.çok sevindim yine etiketlenince.


konumuz hangi prensessiniz?
hiç düşünmeden derim ki   kupa kraliçesi.
çünkü benden bir prenses çıkmaz çıkmaz çıkamaaaz :))
ben film ya da dizi ya da roman ya da ne varsa hep kötü karakerleri severim.
çünkü en karakterli olanlar hep onlardır.kişiliklerinden ödün vermez ve tutarlıdırlar.
kısacası hayattan haberi olmayan biri gelse de beni bu hayattan kurtarsın tarzlı bir prenses olmak bana göre değil. :)
eee neden peki kupa kraliçesi ?
hani o her zaman:kafasını uçurun kafasını uçurun der ya.
işte en çok bunu seviyorum.
bende her zaman mantıksız insanlara tahammül edemem ve bu çok saçma,bu çok saçma derim.
herkese her şeye tahammülüm varda mantıksız insanlara hiç tahammülüm yok.
insanı taşırıyorlar ya !

ama şunu da söylemedin edemeyeceğim her türk kızı için de bir kül kedisi saklar.
buna mecburdur.çünkü bu potansiyelle doğmuştur.:) 
ve her türk annesi ne kadar öz olursa olsun için de bir kül kedisi üvey annesi saklar.:)
her daim yaptığın banaysa öğrendiğin kendine,
yarın kocana yapacaksın bu işleri felsefesiyle platon'a taş çıkartırcasına filozof edasıyla hayata kız çocukları için ışık tutarlar :)

hadi şimdi siz düşünün hangi prensessiniz?


11 Eylül 2015

1984,George Orwel.


Bu üç paragrafın özetlediği çok güzel bir kitap.Ama büyük hayrını sayılmam yinede.
Eski despotluklar,’Şunu yapmayacaksın,bunu yapmayacaksın.’diye buyuruyordu.Totaliterler,’Şöyle yapacaksın,böyle yapacaksın.’diye dayatıyorlardı.Biz ise,insanlara,’Sen aslında şusun,aslında şöyle düşünüyorsun,şuna inanıyorsun.’diye bastırıyoruz.  Kimse devrimi kurmak için diktatörlük kurmaz;diktatörlük kurmak için devrim yapar.
Hükmetmek ,insanların zihinlerini darmadağın etmek,sonra da dilediğin gibi yeniden biçimlendirerek bir araya getirmekle olur.
Eski reformcuların hayalini kurduğu o en iyi,zevk düşkünü ütopyaların tam tersi bir dünya.Korku,ihanet ve azap dolu bir dünya,ezmenin ve ezilmenin dünyası,kendini yetkinleştirdikçe daha az acımasız olacak yerde daha da acımasız olan bir dünya.
İşe bu sözler bence tüm kitabı özetliyor.Çok fazla lakırtı etmeye gerek bırakmıyor .

Distopik bir gelecek yorumu.İnsanın içini kararan bir yanı var.Ve insanın en önemli özelliği olan düşünebilme kabiliyetinin neden insanı tüm diğer varlıklardan ayırdığını çok güzel anlıyorsunuz.
bence okumadan geçilemeyecek bir kitap.Herkese tavsiye ederim.




arka kapak:
Parti'nin dünya görüşü, onu hiç anlayamayan insanlara çok daha kolay dayatılıyordu. (...) Her şeyi yutuyorlar ve hiçbir zarar görmüyorlardı çünkü tıpkı bir mısır tanesinin bir kuşun bedeninden sindirilmeden geçip gitmesi gibi, yuttuklarından geriye bir şey kalmıyordu.

George Orwell'in kült kitabı Bin Dokuz Yüz Seksen Dört, yazarın geleceğe ilişkin bir kâbus senaryosudur. Bireyselliğin yok edildiği, zihnin kontrol altına alındığı, insanların makineleşmiş kitlelere dönüştürüldüğü totaliter bir dünya düzeni, romanda inanılmaz bir hayal gücüyle, en ince ayrıntısına kadar kurgulanmıştır. Geçmişte ve günümüzde dünya sahnesinde tezgâhlanan oyunlar düşünüldüğünde, ütopik olduğu kadar gerçekçi bir romandır Bin Dokuz Yüz Seksen Dört. Güncelliğini hiçbir zaman yitirmeyen bir başyapıttır; yalnızca yarına değil, bugüne de ilişkin bir uyarı çığlığıdır. 

Can Yayınları, bu "bütün zamanların kitabını" Celâl Üster'in özenli çevirisiyle okura sunmaktan kıvanç duyuyor.
(Tanıtım Bülteninden)


Ocak ayı sonu Elaziz'deki öğrenci evinde kitaplarımı kolilemiş İstanbul'a dönüş için hazırlanırken.
Allah'ım orada yaşamayı nasip et.Aminnnnn.


Bin Dokuz Yüz Seksen DörtGeorge Orwell tarafından kaleme alınmış alegorik bir politik romandır. Hikayesi distopik bir dünyada geçer.Distopya romanlarının ünlülerindendir. Özellikle kitapta tanımlanan Big Brother (Büyük Birader) kavramı günümüzde de sıklıkla kullanılmaktadır. Aynı zamanda kitapta geçen "düşünce polisi" gibi kavramları da George Orwell günümüze kazandırmıştır.

Yazılış süreci

Orwell, romanı İskoçya'da verem ile boğuşurken 1947-1948 yılları arasında yazmıştır. Roman, Avrupa'daki Son Adam (The Last Man in Europe) ismiyle yazılmıştır. Öte yandan, ABD ve Birleşik Krallık'taki yayımcısı (roman bu iki ülkede aynı anda satışa sunulmuştur) pazarlama meseleleri nedeniyle romanın adını Bin Dokuz Yüz Seksen Dört'e (Nineteen Eighty-Four) çevirmiştir. Roman ilk kez 8 Haziran 1949'da basılmıştır.
Kitap sosyalizm karşıtı olarak suçlanmıştır, ancak Orwell buna karşı çıkmıştır. 16 Haziran 1949'da yaptığı açıklamada Orwell şöyle konuşmuştur: "Yeni romanımda [Bin Dokuz Yüz Seksen Dört] sosyalizme ya da (bir destekçisi olduğum) Britanya İşçi Partisi'ne bir saldırıkastetmedim, ama merkezileştirilmiş bir ekonominin yol açabileceği ve halen komünizm ve faşizmde kısmen gerçekleşmiş olan bozukluklara değindim... Kitabın konusunun Britanya'da geçmesi İngilizce konuşan ırkların doğuştan diğerlerine göre daha üstün olmadığını ve karşı konulmadığı takdirde totalitarizmin herhangi bir yerde zafer kazanabileceğini vurgulamak içindir."[1]
Romanın distopik dünyasında totaliter bir merkezi tek partinin yönetiminde korku, propaganda ve beyin yıkama ile halk ve hayatımanipüle edilmektedir. Roman daha sonra ünlenecek Büyük Birader ve Düşünce Polisi gibi kavramları içermektedir. 20. yüzyılın en etkili romanlarından biri olmasının yanı sıra satış anlamında da çok başarılı olmuştur.
Aldous Huxley'in Cesur Yeni Dünya isimli romanıyla birlikte, Bin Dokuz Yüz Seksen Dört İngiliz edebiyatının ilk ve en ünlü anti-ütopikedebi eserlerindendir. Bin Dokuz Yüz Seksen Dört ve içerdiği terminoloji mahremiyet tartışmalarında sıklıkla ortaya atılmış ve kalıplaşmıştır. Kitap birçok farklı dile çevrilmiştir. Türkiye'de Can Yayınları tarafından Türkçe olarak basılmaktadır.
Bu roman aynı zamanda 1984 yılında beyaz perdeye uyarlanmıştır.
Kitaptaki çiftdüşün tekniğiyle karşıt kavramlar bir arada kullanılarak kişinin bariz gerçeğe aykırı olanı kabul etmesı beklenir. Zira, kitaptaki düzende merkez partiye bağlılığı göstermesi için insanın gerekirse akla aykırı olanı bile doğru bellemesi gerekir.

keyifli okumalar.

Ölü Filozoflar Kahvesi,Vittorio Hösle.

bu kitabı kış aylarında kpss'ye çalışırken nete görmüş konusu itibariyle de merakım bir hayli celp olmuştu.Çünkü kitap 11 yaşında ki bir kız çocuğuyla annesinin arkadaşı olan bir felsefe öğretmeniyle felsefi mektuplaşmalarından oluşuyordu.Dedim ya bende kpss'ye hazırlanıyordum kitabı gördüğüm zaman ve fakülteden felsefe hocama zorda kaldıkça felsefi sorularımı mail üzerinden soruyordum ve o da bana,Allah razı olsun,cevap yazıyordu.Hocam sayesinde felsefede çok rahat ettim.
İşte bu yüzden kitap çok ilgimi çekmişti.
İstanbul Forum gezmesinde d&r alışverişinde de hemen almıştım kitabı.
Ama ne yazık ki ben umduğumu bulamadım.
Kitabın felefesi insanı doyurmuyor ayrıca çok fazla kurgulanmış ve tüm gerçekliğini de bu yüzden yitirmiş.Sofi'nin Dünyası'nın yanından bile geçmez.
Kitapta çocuk felsefesinden bahsedilse de yazılan mektupların içeriğini  anlayabilmek için  felsefi bir alt yapıya ihtiyaç var bence.Öyle 11 yaşında ki bir kızla olacak iş değil yani.
Hasılı kelam ben kitabı beğenmedim.Ne felsefesini ne de kurgusunu.
Merak eden okusun ve kendi yorumuna sahip olsun derim.


arka kapak:


Bu kitapta yayınlanan mektuplar şöyle oluştu; Nora uzun bir süreden beri felsefi sorunlarla ilgilenmektedir ve onbir yaşına bastığı gün kendisine Jostein Gaarder'in 'Sofi'nin Dünyası' armağan edilir. Kitabı büyük bir ilgi ile okur ve felsefe öğretmeni olduğumu bildiği için bana da her fırsatta sorular sorar. Böylece mektuplaşmamız başlar.

-Vittorio Hösle-

Çocuklar ve Yetişkinler İçin Felsefi Mektuplaşma'yı bir çocuk ve bir yetişkin arasındaki mektuplaşma oluşturdu. Ocak 1994 - 1996 arasında yazıldılar. Onbir yaşındaki Nora K.'nın çocuk soruları felsefenin 'büyük' sorularıdır. Felsefeci Vittorio Hösle verdiği yanıtlarla Nora'yı felsefi düşüncenin labirentlerinde gezdirir. İkisi arasındaki bu sıradışı mektuplaşma çocuklar ve yetişkinler için felsefeye giriş niteliği taşımaktadır.

Nora K. (1982) öğrencidir. Nordrhein-Westfalen'de bir lisede eğitimini sürdürmektedir. Nora'nın isteği üzerine soyadı kısaltılarak geçmektedir.
Vittorio Hösle (1960) Essen GHS Üniversitesi'nde felsefe profesörüdür.



keyifli okumalar..

Yaşam Felsefesi,Yrd.Doç.Dr. Mehmet Münir Dedeoğlu.

Nietzsche ve Bergson'un etiği üzerine bir kritik.
Kitap için yazıcağım yazıyı aslında tasarlamıştım ama pc başına geçince tamamen unuttum.
Keyifle okuduğum güzel bir felsefe kitabıydı ama herkese öneremeyeceğim.
Zira içeriği her felsefe severe göre bile değil.İçeriğinin ağır olduğunu söyleyebilirim.
İki filozofun,Bergson ve Neitzsche'nin etik anlayışları karşılaştırılıyor kitapta.
Meraklısına hitap eden bir kitap.


arka kapak:
İnsanoğlu var olduğu günden bu yana,içinde yer aldığı evreni merak etmiş,duyduğu hayret ve merak duygusunu tatmin edebilmek için de onu anlamaya,kavramaya çalışmıştır.Bir anlamda merak ve hayret duygusu,onu topyekün varlık hakkında bilgi edinmeye doğru yöneltmiştir.Bu bilme çabasının sonucundaysa bilim,sanat ve felsefe doğmuştur denilebilir.Hatta O,günümüzde bile bu bilgi sahalarıyla olan münasebetini kesememiştir.Bununla beraber insan,yanlızca kendi dışındaki varlık sahalarıyla ilgilenmekle yetinmemekte,bizzat kendi varlığını ve kendisinden kaynaklanan eylemlerini de ayrı bir bilgi sahası olarak araştırıp,incelemektedir.Böylelikle sonuçta insan,birçok bilgi sahasının da ortak konusu haline gelmiş olmaktadır.

keyifli okumalar.

7 Eylül 2015

İmkansızın Şarkısı,Haruki Murakami.

Kitabı okumaya başlayınca doğru Murakami'yi sonunda bulmuş olabilirim diye düşündüm.Zira okuduğum Murakami'ler arasında en samimi bulduğum bu kitap oldu.1Q84'ü ekitap olarak hala okuduğumu,aslında uzun zamandır elime bile almadım,hesaba katarsak aslında en beğendiğim 1Q84 diyebilirim.Atanırsan kitabı kendime atanma hediyesi olarak alacağım bu yüzden bu kadar zaman bekledim.
Gelelim İmkansızın Şarkısı'na,kitabın arka kapağında hikayenin yazarın hayatından izler taşıdığı söylense de bunu bilmek için bu bilgiye ihtiyaç duymuyorsunuz.Zira kitabı okurken bu his insanın içine doğuyor zaten.
Konusu için bir gencin ilk aşkıyla imtihanı diyebiliriz.Ama kitapta ölen ölene,intihar eden edene.Japon edebiyatı insanın içine tuhaf hisler dolduruyor.Bu ne ya ! dedirtiyor insana.
Tuhaf ve akıl almaz Japon hayatlar insanı şaşırtıyor.
Zaten Murakami'de kesinlikle bir peri masalı vaad emiyor.kendi dünyasının tüm çıplaklığı ve fantazisini okurlarına sunuyor.
Kitap The Beatles'in,ki en sevdiğim rock grubudur,Norwegian Wood şarkısının üzerine oturtulmuş.
60 ve 70'lerin o eşsiz güzelliği bir tını şeklinde hep kulağınızda.Kitabı okurken fonda sürekli bu şarkıyı dinlemenizi tavsiye ederim.
Yıllar önce Açık Radyo'da dinlediğim ve bir yıl süren The Beatles 100 Yıla Sesini Veren Dörtlü programı kitabı okurken hiç aklımdan çıkmadı.Kulağımda grubun bir şarkısından diğer şarkısı çalındı durdu.
Ama laf aramızda kalsın kitabı yinede çok sevmedim sadece samimi buldum.Okurken bir süre sonra boşa kürek çektiğini hissetiriyor insana.Yine de ben bu minnak Japon'un hayranıyım arkadaş.
Murakami severlere en çok tavsiye edeceğim kitabıdır,okuduklarım arasındakilerden,efem.


arka kapak

Bir yolculuk sırasında Beatles'ın "Norwegian Wood" adlı parçasını duyan kahramanımız 37 yaşındadır ve bu parça onu Tokyo'da geçirdiği üniversite yıllarına götürecektir. En yakın arkadaşının intihar edişi, geçen zamanın ardından onun kız arkadaşıyla yakınlaşması, araya giren zorunlu ayrılık ve yeni bir kız arkadaş. "İmkânsızın Şarkısı" yalın, çarpıcı ve sıcak bir aşk hikâyesini anlatıyor. Yazarı HARUKİ Murakami Japon edebiyatının aykırı, ama en çok okunan yazarı. Japon geleneklerinin dışında geliştirdiği üslubuyla adından çok söz ettiren Murakami'yi dünyaya tanıtan roman "İmkânsızın Şarkısı". 


1968-1970 yılları arasında geçen olaylar, o günün toplumsal gerçeklerini de satırlara taşıyor. Ama romanın odağında bu toplumsal olaylar değil üçlü bir aşk var. Gençliğin rüzgârıyla hareketlenen "İmkânsızın Şarkısı"nı ölümle erken karşılaşan gençlerin hayatı yönlendiriyor. Hiçbir şeyin önem taşımadığı, amaçsızlığın ağır bastığı, özgür seksin kol gezdiği bir öğrenci hayatı... Ama diğer yanda da yoğun duygular var... İmkânsız aşklar, imkânsız şarkılar söyleten. Hemen hemen her Japon gencinin okuduğu roman anayurdu dışında da çok kişi tarafından sahipleniliyor.

kitabın teme müziğiyle veda edeyim
The Beatle Norwegian wood


keyifli okumalar.

örgü.

bunlarda geçen hafta bitenlerden.
içim dışım vintage oldu.
şarj aletlerimi koymak için bir çanta yaptım.


örgülü günler.

örgü.


atama heyecanı,stresi,uykusuz stresli geceler derken bunlar ortaya çıktı.


ahşap pantalon askılarını çanta kulbu olarak kullandım.bir kalem kutusu ve bir küçükçanta ördüm.
aslında yaz boyu tüm ipleri kullanıp bitirdim derken piyangodan annem bana bu renkli ipleri verince dayanamayıp bunlar ördüm.


inş atanırız :)

5 Eylül 2015

Uçutma Mevsimi,Kaan Murat yanık..


Yıllar önce Yaşar Kemal’in,adını hatırlamadığım,bir kitabını okumuştum.Roman mıydı yoksa farklı hikayelerden oluşan bir hikaye kitabı mıydı hatırlamıyorum.Kitaptan aklımda kalan en canlı anı Yaşar Kemal’in güçlü kalemiydi.Kitapta 60’lı ya da 70’li yıllarda geçen bir hikayeyi hatırlıyorum. Bir sokak çocuğu yaklaşmakta olan kışı sıcak bir ortamda karnını da doyurabilerek yaşayabileceği ceza evinde geçirmek için sürekli hırsızlık yapıyordu.Gelin görün ki kimse çocuktan şikayetçi olmadı ki çocuk emeline kavuşsun.İşte Yaşar Kemal’in okuduğum kitabından hatırladığım tek anı bu ama benim için önemli olan yazarın o insanı etkileyen diliydi. Uçurtma Mevsimi beni nedendir bilmem Yaşar Kemal’in bu kitabına götürdü.O kitabı okurken ki yaşadığım duyguyu yeniden yaşattı.Kitabı hatırlamasam da bana yaşattığı duyguyu unutmamışım.Demek ki dedim;Kaan Murat Yanık’ta Yaşar Kemal de olan şey ne ise o var.

Farklı zamanlar da farklı coğrafyalar da geçen farklı hikayelerden oluşuyor kitap.Afganistan’dan, Japon’ya ya Osmanlı sarayından Kaan Murat Yanık’ın çocukluğuna gidip geliyorsunuz.

Doğrusu çok hayran kaldığımı söyleyemem.Ben daha çok Uçurtma Mevsimi’nin bana yaşattığı o nostaljik duyguyu sevdim.Yazarın şairliğinden mi kaynaklanıyor bilemiyorum ama kitabı iç sesimle 
okurken  şiir okur gibi okudum.Yani kitap istemeseniz bile şiir gibi okunuyor.Bu da bana küçükken izlediğim Cyrano De Bergerac filmini hatırlattı.Bergerac şair ve bir silahşördü normal konuşması bile şiir gibiydi.Sevdiği kıza aklını başından alacak şiirler yazar o kocaman burnuna rağmen şairliğiyle herkesi kendine hayran bırakırdı.Uçurtma Mevsimi'ni okumak bana bu filmi izliyormuşum hissini yaşattı.

Çok betimleme vardı o betimlemeler beni yordu açıkçası ama dediğim gibi nesir değil de sanki nazım gibi okunuyor kitap.Bence bu olumsuz bir şey değil,hoşuma gitti bu durum.Şiir sevmeyen biri olarak Kalküta’yı,yazarın ilk şiir kitabı,(yazısı için buraya tıklayabilirsiniz)Uçurtma Mevsimi’nden daha  çok sevdim.Bu konuda kendim bile şaşkınım.Yine de çok güçlü bir edebiyatçımızın yetiştiğini bir arkadaşımın da tabiriyle gümbür gümbür geldiğini düşünüyorum.

Kaan Murat Yanığın üçüncü kitabı da yolda.Yayımlanır yayımlanmaz alacağımdır a dostlar.Zira bir Murakami postunda yazdığım gibi ben bir yazarı sevdim mi tüm kitaplarını okumayı tercih ediyorum,o yazar hakkında dört başı mamur bir fikrim olsun istiyorum.Bu yüzden artık Yanık’ın yayımlanan her kitabını almak dinen farzı ayındır  bana J

Eğer yazarlar ve kitapları hakkında benim düşündüğüm gibi düşünüyorsanız  ve Kalküta’yı da okuduysanız  Uçurma Mevsimi’ni almakta size farz olmuştur derim ben J Bir de nasip olsaydı da kızımla birlikte yazarla tanışıp elimde ki kitaplarını imzalatabilseydim derim.Derim de derim.Burası benim değil mi ? J

Öyle işte.Diyar diyar dolaşmak,tarihin bazı sayfalarına tanıklık etmek,acı sonla biten aşklara şahit olmak,devrimlere gidip gelmek ya da arada gülümsemek arada şaşırmak ara da da gözlerinizin dolmasını isterseniz sanırım Uçurtma Mevsimi tam bu isteklerinizin hepsini karşılayacaktır.
Üçüncü kitap için heyecanla beklerken okur kalın…


Kitaptan
“Olur arada böyle,uyursak geçmez belki ama uçurtma uçurursak kesin geçer.”

Kendini birinde unuttu önce,sonra da kimde unuttuğunu.Yıllar böyle geçip gitti.

“it Posti’nin,Domuz Posti’nin yıkanırsa helal olup olmayacağını sormuşsun,sualinin cevabı şudur;
İt Posti2nin,Domuz Posti’nin hayati de Memati de murdardır.”

Ve her yer mavi olacaksa hep beraber direnmeliydik.

Göğe bakmak hala serbestti.Delirme hakkımız kutsaldı ve hemen kullanmamak lazımdı.

arka kapak:
Daha ilk kitabından kendisine geniş bir okuyucu kitlesi edinen Kaan Murat Yanık, öyküleriyle devam ediyor yolculuğuna. Çeşitli dönemlere dair anlatılarının yanı sıra günümüzde geçen öyküleri Uzakdoğu’dan Avrupa’ya dünyanın çeşitli mekânlarını mesken tutuyor. Daha önemlisi, Uçurtma Mevsimi’nde kendini ve dünyasını katmayı başarıyor yazdıklarına. 
Güneş bulutların ardından göğsünü öne çıkararak ilerledi, içinde herkese yetecek kadar felaket taşıyor gibiydi, kızıllaştı, bir derdi vardı belli ki. Gitgide kabardı, kabardı, çatladı sonunda. O çatlaktan bir kız düştü yere. Portakala benziyordu bu kız. Her yerinden buhur tütüyordu ve o da kendi sessizliğinin yegâne dinleyicisiydi. 
Kum zerrelerinin dansı bitmiş, rüzgâr çölü çırpmaya başlamıştı. Milyonlarca kum tanesi dumanları ile beraber göğe yükseliyor, yer çekimine mukavemet göstermeden yere düşüp hiçliğe karışıyorlardı. 
Kız turuncu gözlerini adamın üstünde dolaştırdı; adamın neresine baksa orada bir yara açılıyor, beyaz renk kan süzülüyordu toprağa. Elleriyle bastırmaya çalıştı adam patlayan yerlerini. Kıza arkasını döndü, bacaklarını karnına çekip yan yattı. 
Kız yanına yaklaştı adamın, ellerini bileklerine sürdü üç kez, “Hadi gidelim,” dedi. 
“Gitmeyelim,” dedi adam ürkerek, “çok yorgunum.” 
“Gidelim,” dedi kız tekrar. “Bak, rüzgâr da hızlandı.” 
“Uyursak geçmez mi, içimde görünmeyen yüzlerce yara var,” dedi adam. 
“Olur arada böyle, uyursak geçmez belki ama uçurtma uçursak kesin geçer,” dedi kız.

Kitapla,kahveyle,iyi niyetle kalın..


1 Eylül 2015

ejderha dövmeli kız,millienium 3,steig larrson.


ilk iki kitaptan sonra üçüncü kitap için beklentiler çok 
yükseliyor ama kitap beklentimi karşılamadı ne yazık ki.
800 sayfa bence son kitap için fazla olmuş.
son kitapta ilk iki kitabın karakterlerinin yanında ekstra karakterlerinde hikayeleri devreye giriyor.yazar hikayeyi uzatmak istemiş bence.son kitap için onca olaylar zincirinin ve iki kitabın birikiminin ardından slander'ın mahkemesinin tek duruşmada bitmesi bence olmamışı.gerçi anika savcının baş tanığını yerle bir etti ama yine de tek duruşma  da her şey bitmemeliydi.
neyse seri kitap olması hasebiyle son kitabın okunması şart.ama ben ilk iki kitap kadar son kitabı sevmedim.


ejderha dövmeli kız kesinlikle okunması gereken kitaplar şeklinde ki liselere girmese de polisiye severlerin bence muhakkak okuması gerekenlerden.
keyifli okumalar..