26 Haziran 2016

son günlerden..


ramazan geldiğinden beri neredeyse evde ve yalnız iftar yapmadık.bu akşamda #kitapagacı nın toplantısı ve iftarı vardı mesela ama ben azıcık kaytardım.
yorgunum çünkü.
zira dün akşam dışarıda iftar yapık ve iftardan sonra öğretmen arkadaşın evine konuk olduk eve döndüğümüzde saat iki,uyuduğumda 5 gibiydi.
tüm gün elimde ki trendeki kız kitabını okudum yaklaşık 250 sayfacık kadarı kalmıştı kitabın bitti ve yorgunluk hat safhada,kafa da bi milyon kere bi milyon :)
neyse bu akşam evdeyiz ve dolapta çok güzel iftarlıklar var kaç gündür aklımdalar :)
işte dün akşamdan bir kare.

 öğretmen arkadaşın evi bi maşAllahınızı alalım :)
sonra evdeki aynı yazara ait olan kitaplarımın resmini çektim.
serisini tamamlamak istediğim yazarlardan george orwell.

maalouf kitapçıklarım :)


 iftar sonrası kahve keyfi  ve okuma halleri.supernaturel2e de yeniden bir başlayayım deim kızımla birlikte ve 8.sezona vardık :)
efsane'yi sevmedim bu arada...
ahmet cevizci'nin felsefeye girişi ise ramazan sonrasını bekler.
mülksüzler'i yarım bıraktım.tatil dönüşü bir kez daha okumaya başlayacağım.zira oruç kafasıylan hiç bir şey çakozlayamadım. :)
gemimin mürettebatı bilenler bilir :)


 orta dünyanın tüm hür halklarına selam olsun :)


bir de bu güzellikler var tabi ki.
wos wos aşkınaaaaa :)


hayırlı ramazanlar olsun.bir hafta sonra isanbul'dan yazmaya devam inş..

trendeki kız,paula hawkins..


trendeki kızı iki günde büyük bir keyifle okudum.
sakin sakin hiç telaşeye mahal vermeden ilerleyen bir polisiye kitaptı.
son dönemde polisiye denilince herkesin aklına hunharca işlenen cinayetler ve aşırı bir gerilim geldiği için ki yazılan kitaplar hep o minvaldeler.bu kitaap o tarz severlere biraz yavan gelebilir.ama ben aghata teyzeminki gibin sakin sakin işlenmiş ve anlatılmış cinayet hikayeleri sevddiğimden bu kitap çok hoşuma gitti.
tess gritssen'de ki yaşadığım hayal kırıklığından sora pek tess ablamı okur muyum bilmem ama
paula haawkins okumaya çekinmeden devam ederim.
polisiye severler için sakin,sesiz amma velakin tek bir sayfasında bile merakın azalmadığı,seri ve akıcı bir dille yazılmış bir polisiye roman.
tevsiyedir efenim.


Rachel her gün aynı trene binip aynı çifti izliyordu. Çiftin başına gelenleri bütün ülke duyduktan sonra, hayatlarına dâhil olmaya karar verdi.

"Büyüleyici, sürükleyici, üst seviye bir gerilim. Mutlaka okuyun!" 
-S.J. Watson-

"Hem karakter yaratımı hem olay örgüsü muhteşem, harika bir kitap! Yeni neslin Alfred Hitchcock'u." -Terry Hayes-

"Zeki, gerilim dolu ve baştan aşağıya sürükleyici bir roman." 
-Lisa Gardner-

"Aklınızı başınızdan alacak, zekice yazılmış bu psikolojik-gerilim romanı hem muhteşem hem de tren enkazı kadar korkunç!" 
-Publishers Weekly-

"Nefesleri kesen bir ilk roman. En dikkatli okurlar bile, Hawkins olayları teker teker açığa çıkarıp, aşkın ve takıntının şiddetle olan kaçınılmaz bağını ortaya koyarken şaşırmaktan kendilerini alamayacaklar." -Kirkus-

"Trendeki Kız, her şeyi anladığınızı düşündüğünüz an sizi farklı bir sürprizle karşılıyor." 
-Entertainment Weekly-
(Tanıtım Bülteninden)


keyifli okumalar....

19 Haziran 2016

diriliş,tess gerrıtsen...

ya hep mi hunharca cinayet işlemek zorundalar yahu.
aghata teyzeminki gibin ingiliz edasıya cinayet işleseler olmaz mı be :))
polisiye olduğu için umutla başladığım bir kitaptı ama ne yazık ki bana beklediğimi vermedi.
kitabın sonunda katil kim diye biraz merak uyandırıyor ve hepsi bu kadar..
yazarla ilgili ağrı'da ki kitapçımın çok hoş bir anısı var.şöyle ki:
yazar istanbul'da ki tüyap fuarına katılmış.(fuarı yanlış hatırlamıyorsam eğer)
ve lütfen yazar hanıma söylermesiniz onun korsan kitapları sayesinde çok para kazandım demiş :)
biz bayağı gülmüştk ki yazar da aynı tepkiyi vermiş.:)



"Bir daha yaşayabilmek için iki kere ölen benim."

Her şey, usta bir avcı olan Leon Gott'un, evinin garajında ölü bulunmasıyla başlar. Dedektif Rizzoli ve Doktor Isles bu esrarengiz ölümün detaylarını araştırdıkça aralarında benzerlikler bulunan diğer vakalara ulaşırlar. Nihayetinde, yaptıkları araştırma onları altı yıl önce bir safari sırasında Afrika'da işlenen turist cinayetlerine kadar götürür.

Gözü pek ikilinin, katliamların ardındaki sır perdesini kaldırmak için o lanetli safariden kurtulabilen tek kişiye, Millie Jacobson'a ulaşmaları gerekir. Ancak genç kadın hâlâ tehlikede olduğunu düşünmektedir ve hayatta kalma mücadelesi vererek geçirdiği günleri hatırlamak istemiyordur. Bu yüzden Rizzoli ve Isles için, Millie'yi ikna etmek ve bu sıra dışı cinayetleri aydınlatmak düşündükleri kadar kolay olmayacaktır.

"Tess Gerritsen'in sırlarla dolu cinayetleri konu alan romanına Afrika'nın yırtıcı hayvanları ve vahşi doğası şahitlik yapıyor. Nefes kesici bir Gerritsen romanı daha okumaya hazırlanın."
-Amazon-

"Dedektif Rizzoli ve Doktor Isles sıra dışı ve aklın sınırlarını zorlayan cinayet vakalarını aydınlatmak için yine iş başında."
-Washington Post-

"Olay kurgusuyla okuyucularını her seferinde ters köşe yapmayı başarabilen Tess Gerritsen'den yine elinizden bırakamayacağınız, adrenalin dozu yüksek bir gerilim fırtınası daha."
-Los Angeles Times-
(Tanıtım Bülteninden)

keyifli okumlar..

bayan peregrine'nin tuhaf çocukları-gölge şehir,raannsom riggs...

bayan peregrine'nin tuhaf çocukları
gölge şehir


gölge şehir kesinlikle sürükleyici bir devam kitabı olmamış.
tüm kitap boyunca tuhaf çocuklar,tuhaf diyarın döngüsünden kurtulup bayan peregrine'i kuş hallinden kurtarmaya çalışıyorlar ve derken bamm bir sürpriz..hepsi bu kadar.
doğrusu ilki kadar beğenmedim.serinin bir de üçüncü kitabı var ki ben onun için hiç heyecanlı değilim.çünkü tek kitaplık hikaye üç kitaba yayılmış bu da laf kalabalığından başka bir şey vaad etmiyor.
ben filmin kitaptan çok daha iyi olabileceğini düşünüyorum.
filimle birlikte kitapta satılsn diye bence ilk önce senaryoyu kitaplaştırıp daha sonra da filmi çekiliyor ve her halukarda para kazanılıyor.
bu  tezim de burada dursun :)

bayan peregrine'nin tuhaf çocukları kitabı yazısı için buraya tıklayınız
bayan peregrine'nin tuhaf çocukları gölge şehir kitabı yazısı için buraya tıklayınız

s
 Bayan Peregrine'in Tuhaf Çocukları'nın Macerası Gölge Şehir'de Devam Ediyor! 3 EYLÜL 1940. On tuhaf çocuk, ölümcül canavarlardan oluşan bir ordudan kaçıyor. Ve onlara yardım edebilecek tek kişi var, o da bir kuşun bedenine hapsolmuş durumda.

Bayan Peregrine'in Tuhaf Çocukları'nda başlayan olağanüstü yolculuk, Jacob Portman ve arkadaşlarının, dünyanın tuhaf başkenti olan Londra'ya yaptıkları yolculukla devam ediyor. Orada, müdireleri Bayan Peregrine'e yardım etmenin bir yolunu arayan tuhaf çocukları, savaş yüzünden yaralanmış bu şehrin karanlık köşelerinde korkutucu sürprizler bekliyor. Serinin ikinci kitabı Gölge Şehir de merak uyandıran eski fotoğraflarla heyecan verici bir hikâyeyi bir araya getiren, eşsiz bir kitap. Gölge Şehir'e yapılacak bu yolculukta siz de yerinizi ayırın!

"Gergin, duygusal ve tuhaf mı tuhaf. Fotoğraflar ve metin birbirini tamamlayarak unutulmaz bir hikâye yaratıyor." -John Green, Aynı Yıldızın Altında'nın çoksatan yazarı
"Tuhafın tadını almışları heyecanlandıracak bir macera…"
-Kirkus Reviews-

"İlk kitabın hayranları, bu kitabın içindeki ganimetlere bayılacak."
-School Library Journal-

"Güçlü bir devam kitabı, ilki kadar sürükleyici ve bağımlılık yaratıcı."
-Hypable-
(Tanıtım Bülteninden)

her halukarda yaşı genç okuyucuya kendini açan ve hitap eden bir kitap.
ben sırf tim burton hatırına aldım ve okudum.
keyifli okumalar...

16 Haziran 2016

içimizdeti şeytan,sabahattin ali..



kürk mantolu madonna'dan sonra daha da sebahattin ali okumam demişim.
zira madonna insanın içini daraltan bir kitaptı.
refet bey'e de sinir oluyordunuz.gençliğinde bir kadının sev sonra onu unutama sonra git evelen sonra hayat boyu ne karının ne çocuklarının geçmiş yılları yad etme derdinden sevgiden mahrum bırak.hadi canım.kitap daha ne anlatıyordu hatırlamıyorum.
içiimiizdeki şeytan'nın dili diğer kitaba göre oldukça akıcıydı.
hikaye sizi çok içine çekmese de seri bir şekilde okuyorsunuz.
sebahattin ali'nin yaşadığı dönemi düşünerek kitabı kafamda belgin doruk,ayhan ışık filimleri şeklinde canlandırdım.öyle daha bi güzel oldu :)
modernleşmeye çalışan bir ülke de yaşayan geçiş dönemi insanlarının hikayesi içimizdeki şeytan.ama bence abartıldığı gibi muhteşem bir kitap değil.
#kitapağacı'nın haziran dönemi kitabıydı.
daha çok şeyler yazabilirdim ama gerisinin kitapagacı toplantısına saklıyorum :)



"İsteyip istemediğimi doğru dürüst bilmediğim, fakat neticede aleyhime çıkarsa istemediğimi iddia ettiğim bu nevi söz ve fiillerimin daimi bir mesulünü bulmuştum: Buna içimdeki şeytan diyordum, müdafaasını üzerime almaktan korktuğum bütün hareketlerimi ona yüklüyor ve kendi suratıma tüküreceğim yerde, haksızlığa, tesadüfün cilvesine uğramış bir mazlum gibi nefsimi şefkat ve ihtimama layık görüyordum. Halbuki ne şeytanı azizim, ne şeytanı? Bu bizim gururumuzun, salaklığımızın uydurması.. " 


Bu romanında, toplumsal gündemin kişilikler üzerindeki baskısını ve güçsüz insanın "kapana kısılmışlığını" gösteriyor Sabahattin Ali. Aydın geçinenlerin karanlığına, "insanın içindeki şeytan"a keskin bir bakış.

keyifli okumalar....

böyle buyrdu zertüşt,niçe..


niçe'yi sevmediğimi bir kez daha söyleyerek yazıma başlayayım.
içim çıktı okurkene yav.tüm arkadaşlarımdan da aynı yorumu duyunca heh tamam işte dedim.
felsefi olkaktan daha çok edebi içeriği olan bir kitaptı.
daha çok homeros'un ilyeda ve odissei'si tarzında,biraz epik biraz lirik şiir kıvamında bir kitap.
herkesin bildiği ama okumadığı bir kitabı okuyup herkesin beğendiği ama beğenmediği bir okuyucu olarak hepinize selamlar ederim efendim.
böyle buyuruyor zerdüşt :)



vikipedi:
20. yüzyıl felsefesinde belirgin bir eğilim olarak edebiyat ve felsefenin içiçe geçtiği, felsefe anlatıların edebi anlatılara benzemeye başladığı ya da edebi anlatının felsefi nitelik taşıdığı gözlemlenir. Bu gelişmenin kaynağındaki en önemli düşünür Nietzsche'dir ve özellikle onun Böyle Buyurdu Zerdüşt kitabıdır. Bu kitapta Nietzsche şiirsel bir uslûpla felsefi meseleleri dile getirmiş, kendi felsefi düşüncelerini ve kavramlarını açıklamıştır. Nietsche'nin en belirgin etkisi Martin Heidegger'in felsefi çalışmalarındaki şiirsellik arayışında ve varoluşçu filozofların edebi-felsefi yapıtlarında görülür. Nietzsche, felsefe alanında yalnızca metnin içeriğiyle değil, uslûbu ya da söylemiyle de yakından ilgilenmiş, yeni düşünceleri yeni söyleyişlerle dile getirme prensibiyle hareket etmiştir. Böyle Buyurdu Zerdüşt, bu anlamda felsefeye yeni bir içerik katkısından ibaret olmayıp yeni bir söylemsellik de getirmiştir.
Böyle buyurdu Zerdüşt, Nietzsche felsefesinin ana yapıtıdır.Kendi deyimiyle: “Yazılmış en yüce kitap, insanlığa şimdiye dek verilen en büyük armağan”dır.[1]
Nietzsche, felsefesinde olduğu gibi yazım tarzında da var olan kuralları hiçe saymış ve kendine özgü bir edebi üslup kullanmıştır.Kimi zaman şiir, kimi zaman düz yazı, kimi zaman da ikisinin karışımıyla karşımıza çıkan yazım tarzını, belirli bir kategori içerisinde tanımlamak güçtür.
Eserin geneli özdeyişlerden (aforizmalardan) oluşur. Nietzsche anlatmak istediği konuyu, benzetmeler ya da imalar kullanarak aktarır. Bu şekilde, okuyucunun bahsedilen konu hakkında düşünmesini ve kendisine ait bir yargıya ulaşmasını beklemektedir.Bu durumu şöyle açıklar : “Herkesin okumayı öğrenme hakkının olması, zamanla sadece yazmayı değil, düşünmeyi de mahveder. Dağlarda en kısa yol doruktan doruğadır; ama bunun için uzun bacakların olmalı.Özdeyişler doruk olmalı, kendisine hitab edilen de iri kıyım ve uzun boylu.” [2]
Yazılarını bilmece, okuyucuları da bilmeceleri çözen kişi, bulucu olarak tanımlamıştır.[3] Fakat onun bu üslubu, zaman içinde felsefesinin algılanışını etkileyen kasıtlı çarpıtmaları ve yanlış anlaşılmaları doğurmuştur. Yaşadığı çağda kimsenin kendisini anlamasını beklemediğini, onu duyacak kulakların olmadığını söyleyen Nietzsche, bunun sebebi olarak da yaşadığı çağa ait olmamasını gösterir.[4] Kendisini henüz zamanı gelmemiş filozof olarak tanımlayan Nietzsche, felsefeye bakış açısını şu cümlelerle dile getirir: “Yazılarımın havasını soluyabilen, bunun bir yüksek yer havası, sert bir hava olduğunu bilir. Felsefe, bugüne dek anladığım yaşadığım gibisi, yüksek dağda, buz içinde gönüllü yaşamaktır.” [5]
Kitapta Zerdüşt isimli karakterin gözlemleri ve bu gözlemler üzerine ürettiği düşünceler yer alır. Karakterin ismi, İranlı bir peygamber olan, Zerdüşt Peygamber'in ismiyle aynıdır.Bu durum zaman zaman “Böyle buyurdu Zerdüşt” ün bir kutsal kitap olarak algılanmasına neden olmuştur. Nietzsche bu yanlış anlaşılmayı öngörmüş ve: “Zerdüşt adı ne anlama geliyor, sormadılar bana, sormalıydılar: Çünkü o İranlının tarihteki, korkunç benzersizliğini yapan şey, benimkinin tam tersidir.” [6] “Burada konuşan ne bir peygamberdir ne de din kurucusu denen o güç istemi ve hastalık kırmasıdır. Bağnazın biri değil burada konuşan, vaaz verilmiyor, inanç istenmiyor burada.” [1] cümleleriyle bu çarpıtmaların da önüne geçmiştir.
Kitap “Üstinsan” ve “Bengi dönüş” kavramları üzerine kuruludur.[7][8]
Zerdüşt herhangi bir topluma ya da herhangi bir çoğula hitap etmekten ziyade, tekil olarak sadece insanı ele alır.Bu yönüyle bir psikologdur.[9] Ona göre kişinin en büyük düşmanı, yine kendisidir.[10] İnsana hedef olarak “Üstinsan” ı gösterir.[11]-Bu kavram üstün ırk ya da herhangi bir çoğulu anlatan bir kavram değildir!-
İnsanı, hayvan ile Üstinsan arasında gerili bir ip[12] olarak tanımlayan Zerdüşt, kişinin sürekli olarak “Üstinsan” a doğru kendisini aşması gerektiğini söyler.[13] Fakat kişinin kendisini aşması için, ilk önce insanın aşılması gereken bir şey olduğunu kabul etmesi gerekir. Başka bir deyişle yükselmek için, önce alçakta olduğunu kabul etmesi gerekir. Bu nedenle ‘insan’ kavramını alçaltarak, sadece ‘Üstinsan’a giden bir köprü’ olduğunu savunur.[12] Üstinsan’ın var olma sebebi ise; insanın kendisini aşmasının, farkına varmasının gereğidir.
Yeni değerlerin üretilmesi için, var olan eski değerlerin hiçe sayılması gerektiğini savunur. .[14] Ona göre “iyinin ve kötünün yaratıcısı olmak isteyen, ilk önce bir yok edici olmalıdır ve değerleri paramparça etmelidir. ” .[14] Yaratılan yeni değerler ise tekrar tekrar kendini aşmak zorundadır.[13] Hiçbir değere bağlı kalınmadan “Üstinsan” a doğru sürekli yol alınmalıdır. Bu anlamda, “kişinin kendisi olmasının koşulu, kim olduğunu hiç mi hiç bilmemesidir. ” [15] Genel olarak kitapta, “eski levhaları yıkmak” olarak tanımadığı bu yıkıcı görüş hakimdir. Yeni değerleri üretmeyi ise kişinin kendisine bırakmıştır. İdeallere, inançlaratörelere… Var olan tüm toplumsal değerlere bağlı kalanlara aşağılarcasına hitab eden Zerdüşt, kendi istemini kendi belirleyen ve her türden boyun eğmeyi reddeden herkesi dengi olarak kabul eder.[16]
Her ne kadar bir yol gösterici, öğretici olarak algılansa da, kişilerin kendi düşüncelerini üretmesi gerekliliğini savunur. Ne bir takipçisi, ne de bir öğrencisi olsun ister. Bunu şu şekilde dile getirir : “Yalnız gidiyorum şimdi kardeşlerim! Siz de yalnız uzaklaşın buradan. Böyle istiyorum ben! Uzaklaşın benden ve koruyun kendinizi Zerdüşt’e karşı. Her zaman öğrenci olarak kalırsa insan, öğretmenine borcunu ödememiş olur.” [17]
Ona göre kişi, “Üstinsan” ı kendisi var etmeli ve bunun için ne Zerdüşt’e ne de bir başkasına – tanrı dahil - ihtiyaç duymamalıdır.[18] Kendisinin efendisi olmalı, kendi yasalarını kendisi koymalıdır. Kendi yasasının yargıcı, celladı ve kurbanı olmak zorundadır. Kişinin kendi yasasının yargıcı ve celladıyla başbaşa kalmasını korkunç bir şey olarak tanımlayan[19] Nietzsche, bunun koşulu olarak kişinin kendisine karşı sert ve katılık kertesinde dürüst olması gerektiğini söyler.[20]
Nietzsche’nin kendine özgü anlatım tarzıyla, birçok farklı anlam çıkarılabilecek özdeyişlerle, sert bir üslup kullanarak kaleme aldığı bu eseri, diğer eserleri gibi yaşadığı dönemde çok yadırganmış, birçok olumsuz eleştiriye maruz kalmıştır. Nietzsche ise bu durumu normal karşılamış, aksi olsaydı kendisiyle çelişeceğini dile getirmiş[4] ve “Böyle Buyurdu Zerdüşt” ü okuyacaklara şöyle seslenmiştir: “Bir iç durumu gerçekten bildiren, yapmacık tavırlar takınmayan her deyiş iyidir. Bu konuda şaşmaz benim içgüdüm. Şüphesiz bu iş için dinleyen kulaklar, aynı tutkuyu duyabilecek güçte kimseler bulunduğunu varsayıyorum. Zerdüşt’üm bekliyor böyle dinleyicileri, daha uzun süre de bekleyecek! Onu inceleyecek değerde olmalı insan.” “Bu gibi şeyler ancak en seçkinlerin kulağına ulaşır, burada dinleyici olabilmek eşsiz bir ayrıcalıktır, her babayiğidin harcı değildir Zerdüşt’ü duyabilmek.

keyifle okuyun.
böyle buyuruyor zerdüşt :))

12 Haziran 2016

iftar yemeği..


dün akşam kız kardeşimin müdiresinin annesinin köydeki evlerine iftara gittik.
(amma bol sıfatlı bir cümle oldu )
herkes bir çeşit yemek yapıp getirdi.
kimse misafir ağırlama telaşesine kapılmadan,kimseye fazla yük olmadan öğretmen arkadaşlarla çok güzel bir iftar geçirdik.
darısı tekrar nasip ola.
işte iftar akşamından kareler...



 işte iftar mütevazı soframız..
 köy evinden mazaralar.
gerçek manasıyla bir köy eviydi..
ağrı oldukça soğuk bir şehir.
haziran akşamaı soba yaktık.
çayları bahçede içtik ve tam manasıyla DONDUUUK..





işte bu da benim yine unutmamak amacıyla bloga düştüğüm bir anım oldu.
yarın ölüp gideceğiz ve geriye şefreleri akraba ve kardeşler tarafından bilinmeyen sosyal hesaplar olarak kalacağız....
Allah hayırlı uzun ömürler versin....
hoşçakalın.

safir mavi,kristin grier..

safir mavi,
asktümzamanlarınicindengecer serisinin ikinci kitabı.
seri bir üçleme ama tek kitaplık hikaye üç kiaba yayılmış.ve oldukça sıkıcı.
ilk kitap biraz daha iyiydi ama safir maviyi okurken içim şişti ayol.
tineyc okuyuculara yönelik bir kitap.
pegasus yayınları muhteşem kapak tasarımlarıyla kesinlikle göz boyuyor bilesiniz :)
kitap çok ağır ayrıca,okurken kollarınız ağrıyor.
uzun zamandır merak ettiğim bir seriydi aldım ama memnun kalmadım.
beğenen okuyucuların yaş grafiğine bakınca da dediğim  gibi oldukça küçük.
yani henüz almadıysanız bence emanet bulup okuyun.
paranızı yatırmayın derim.
yok illa alacım,kütüphanemde şık durur diyorsanız da siz bilirsiniz :)



Zamanda yolculuk aşka engel olabilir mi? 

Acemi bir âşığı geçmişe yollamak iyi bir fikir olmayabilir! 
En azından on altı yaşındaki çömez zaman yolcusu Gwendolyn böyle düşünüyordur. 
Bu macerada Gideon ve Gwen dünyayı kurtarmak ya da menuet dansını öğrenmek gibi pek çok sorunun üstesinden gelmek durumunda kalacaktır. (Üstelik ikisi de hiç kolay değildir!) 
Bütün bunlar yetmezmiş gibi Gideon büsbütün tuhaf davranmaya başlayınca, Gwendolyn artık hormonlarını kontrol altına alma zamanının geldiğini anlayacaktır! 

Çünkü işin içinde aşk varken zaman yolculuğu yapmak pek mümkün görünmemektedir... 

"Eğlenceli ve gizemli! Belki de aşk, zaman ve mekânın tüm kurallarını yıkabilecek tek şeydir!" 
-Barbara Wegmann-


kitap ayracım öğretmen arkadaşım elif'in armağanı.
muhteşemliğinden bahsetmiyorum bile :))
ayrıca da demir :)
keyifle okuyun...

11 Haziran 2016

mihmandar,iskender pala..


efsane'den sonra mihmandar,iskender pala'nın okuduğum ikinci kitabıydı.
çok akıcı bir dili vardı.
hikayeler roman kahramanlarının ağızından anlatılmış.
peygamberimizin mihmandar hz.eyyüp el-ensari'nin peygamberimizin hadisi şerifi üzerine 80 yaşında çıktığı aşk yolculuğu.
başlamanızla bitirmenizin bir olduğu bir kitap.
ama efsane'yi daha çok sevdiğimi hemen belirteyim.
iskender pala hayranlarının kütüphanelerine katmaları gereken bir roman.
ayrıca henüz iskender hocayı okumadıysanız mihmandar'la başlayabilirsiniz.


"Peygamber'in mihmandârı! Bir arzun varsa yapayım. Bir vasiyetin varsa yerine getireyim!"

"Ey Emîr! Sakın Allah'ın dinini bozma, müminler arasına fitne girmesine müsaade etme. Askere adalet ile muamele eyle ve düşman karşısında can kaygusu çekme. Bana gelince, senden ve senin ait olduğun şu dünyadan hiçbir şey istemediğimi bil ve herkese böylece ilan et. Şurada can oynatan cengâverlerden son arzum odur ki Azrail (a.s) bize uğradıktan sonra na'şımı Konstantiniyye surlarına yakın götürsünler. O gün savaş hattı nerede oluşursa, bedenimi o noktaya kadar taşısınlar ve orada, savaşan mücahitlerin arasında beni defneylesinler. Ta ki atlarımızın ayakları bedenimi çiğnemiş olsun, Bizans dokunamasın. Ayrıca, eğer yapabiliyorlarsa, cenazemi kendi atımın arkasında bir sedyeye bağlayıp taşısınlar. Tıpkı Kutlu Nebi'yi getiren Kusvâ'nın Medine'de bizim hanemizi bulduğu gibi o da benim için nereye gideceğini ve nerede duracağını bulacaktır."
(Tanıtım Bülteninden)


keyifli okumalar...

hay bin yakzan,ibn sina ve ibn tufeyl...


çok uzun zamandır okumayı istediğim bir kitaptı.
iyi ki bekletmişim dedim okurken.zira oldukça ağır bir felsefi içeriğe sahipti.
ama elime alınca okumaktan büyük keyif aldım.
işrakilikten meşşailiğe kadar,oradan taa aristo'ya kadar uzunca  bir felsefi yolculığa çıkıyorsunuz kitapta.
antik yunan'dan absal ve salaman hikayesiyle başlayıp sühreverdi'nin alagorik hikayesine oradan ibn sina'nın absal ve salaman hikayesinde ve  en nihayeinde ibn tufeyl'in hay bin yakzan'ına kadar uzanan uzunca bir alagorik yolculuk.
islam felsefesi meraklılarının kaçırmamaları gereken bir kitap.
ben okudum ve çok sevdim,çok beğendim.


9.yüzyılda Yunancadan Arapçaya çevrilen "Salaman ve Absal" öyküsü, başta İbn Sina`nın "Hay bin Yakzan`ı olmak üzere, birçok İslam düşünürünün yapıtlarına kaynaklık etti. Genellikle alegorik öyküler ya da öykümsü anlatılar olan bu yapıtlardan sadece biri, roman boyutlarına ulaştı ve bütün benzerlerini gölgede bıraktı: 12. yüzyılda Endülüslü İşraki düşünür İbn Tufeyl`in yazdığı "Hay bin Yakzan" ya da "Esrarü`l-Hikmeti`l-Meşrikiye".

Bu ilk "felsefi roman" ve ilk "robinsonad", Tanpınar`ın deyişiyle `Müslüman aleminin tek romanı`, 14. yüzyıldan başlayarak bellibaşlı Avrupa dillerine çevrildi; Defoe, Bacon, Spinoza ve More gibi pek çok düşünür ve sanatçı üzerinde etkili oldu. Doğu, özellikle Osmanlı ise İbn Tufeyl`e ve yapıtına ilgisiz kaldı: Üzerindeki "Hay bin Yakzan" etkileri özel çalışmalara konu olan "Robinson Crusoe" defalarca Türkçe`ye çevrildiği halde, "Hay bin Yakzan, dilimize kazandırılmak için 1923 yılını, kitaplaşabilmek için de 1985 yılını bekleyecekti.

Bu yeni ve genişletilmiş baskıda, İbn Tufeyl`in "Hay bin Yakzan"ına ek olarak -M.Şerefeddin Yaltkaya`nın çevirisi ve İslam dünyasında alegorik öykü geleneğinin tarihçesini ve düşünsel arkaplanını aktardığı giriş yazısıyla İbn Sina`nın "Hay bin Yakzan"ı da yer alıyor.


felsefe severlere şiddetle öneri kitaptır efendim.
iyi okumalar..

bir kahve molası...


yine bir gün çok şaşılacak bir şey yapıp kahve içmeye gitmişiz :))
müdavimi olduğumuz nadide mekan ağrı simit sarayı..
artık tatil gelse de biz de istanbul'a dönsek.
özledik be herkesi..


 latteler ve matteler :P
 makaron,ekler ve karamelli makiato be kardaş :))
ya bu kremalı kahve neydi ?
hepsini bir akşam da mı içtik ?





















ne gariptir ki yazamak için açtığım bu bloga yazacak pek bir sözüm yok :/
herkesi Allah'a emanet etim....
kahve için ve bazen gerisini boş verin...

8 Haziran 2016

siyah kan,jean-christophe grange

siyah kan,yyazarın,kaiken'ninden önce okuduğum ilk kitabıydı.tam final haftasına denk geldi ve bitme süresi iki haftaya yayıldı.
ne kitaptı bee arkadaş.
bu kitabı bana öğremen arkadaşım elif namı diğer pikaçu hediye aldı.
sana bu kitabı alacağım ve çok beğeneceksin,senin tarzın demişti.
doğru da demiş.
adrenalini,ger,ilimi,dehşeti çok yüksek bir kitaptı.
amma şunu hemen söyleyeyim (tikkat tikkat sipoiler :P içerir :) )
marc'ın katil olduğunu ben biliyorduuum :)
kitap çok iyiydi ama sonu bence gereksiz uzatılmıştı.
tam zirvede bitirememiş yazar kitabı bence.
o raverdi o kazada ölecekti arkadaş :)



 cinayet romanı,gerilim ve macera seviyorsanız bu kitap tam size göre.kaçırmayın derim.
son olaak şunu söylemek isterim :polisiye gerilimin geriden başa doğru işlenilmiş hali bu kitap.ölenler belli,katil belli
peki ama ya neden ?
işte nedeni için kitabı okuyun.


















Güneydoğu Asya'da, Yengeç Dönencesi ile Ekvator çizgisi arasında bir yerlerde bir yol vardır. Siyah kanla çizilmiş bir yol. Korkunun ve ölümün hakim olduğu bir yol. 
PARİS. İlk temas. KUALA LUMPUR. Hayat Yolu. Uçuşan ve Çoğalan. Sonsuzluğun İşaretleri. KAMBOÇYA. Bal ve Fresk. TAYLAND. Arınma Odası. Dünyadan soyutlanmış bu mekanda neler olduğunu anlayacaksınız! BANGKOK. Gerçeğin Rengi aynı zamanda Yalanın da Rengi'dir! Ve PARİS. Her şey sona ermedi, yeni başlıyor. 
ÇABUK SAKLAN, BABA GELİYOR!


keyiifli okumalar....


erzurum...


erzurum'dan son post.
güzel,keyifli bir hafta sonu tatiliydi.
erzurum hakkında çok şey duymuştum pek çoğu olumlu olmayan şeyleri ama ben erzurum'u çok sevdim.güzel,temiz bir şehir.
en azından araba park edilebilecek ve sadaca yayaların kullandığı kaldırımları var :)))
şeey bura da yokta :/
sevdim işte erzurum'u sevimli bir şehir amma çok soğuk idi be arkadaş :)

ağrı-erzurum yolu.


yakutiye medresesi


arka da ramazan hazırlıklar.



tam medresenin yan tarafında bulunan bu caminin adını unuttum iyi mi :/



yakutiye medresesi


 bu havuz tam medrese ve caminin arasında bulunuyor.
bu bölgeyi meydan gibi yapmışlar.güzeldi ama gölgeliğe ihtiyacı vardı ya da ağaçlandırmaya.





doğuda hangi şehre giderseniz gidip hep böyle dağ manzarası sizi bekliyor.







 kısa bir hafta sonu gezmesiydi.
erzurum'a bir daha gitmek nasip olursa eğer daha çok tarihi yer görmeye,daha çok yer gezmeye niyetim var.
inşllh nasip olur da (amin) buradan da sizinle paylaşırım.
Allah'a emanet...