25 Temmuz 2016

madame tutli-putli,Maciek Szczerbowski, Chris Lavis.



2008 yapımı,imbd puanı,7, olan bu kosa filmi size tavsiye ediyorum efendim.
konusu kısaca şöyle:madam tutli-putli bir tren yolculuğuna çıkar ve yolculuğu rüya ile gerçeklik arasında bir korkulu hikayeye döner.
yapımı dört yıl süren bu kısa animasyonu muhakkak izleyin.



filmle ilgili şu sitete tıklayınız çok güzel bir yazı okudum.
sizinle de paylaşmak isterim.şöyle ki:(alıntı)
Bir seyahata çıktığınızda yanınıza neler almak istersiniz? Beş-altı bavul, sekiz-on çantasepetler, envai büyüklükte kutular, saksılar, boy aynası, gramafon, şamdan, resim çerçeveleri, küçük çaplı konsol,kitap sandıkları, toplar ve çeşitli gereçler? Yalnızca küçük bir sırt çantası mı dediniz? Hadi, yapmayın ama; ne olur ne olmaz! Demek ki siz çarçabuk “ev”e döneceksiniz. Tutun ki sıradan bir yolcu değil deWalter Benjamin’de ele alındığı gibi bir “flaneur” ya da dişil haliyle bir “flaneuse”sünüz. Yani müzmin biravare ya da aylak; iflah olmaz bir seyyah, dur-durak bilmez bir gezgin hem de. Hani öyle bir gezgin ki; kent sokaklarında reha bulamayan; yeni bir zaman ve yeni bir fenomen ardısıra halini yolda olma haline tevdi eden. Tüm varı-yoğuyla, malı-mülküyle kimler yola çıkar-kaplumbağalar dışında?
Chris Lavis ve Maciek Szczerbowski’nin ilk profesyonel eserleri olan 2007 yapımı stop-motion filmindeki iri gözlü, ürkek flaneuse bana bunları düşündürdü. Onyedi dakikalık bu kısa film aynı yıl Cannes da dâhil pek çok festivalde “en iyi kısa film” ödülünü almış; sonraki yıl da Oscar’a aday olmuştu. Filmimiz Madame Tutli-Putli kısaca tam bir başyapıt. Bir akşam istasyonda, başında şapkası; ürkek iri gözleriyle Madam Tutli-Putli’nin peron zeminine yığınak halinde sıraladığı eşyalarıyla tren beklerken başlıyor sahne. Başının üzerinde dönenen pervaneyi eliyle kovar ve trene biner. Böylece E.A. Poe hikâyelerini anımsatan bir gece yolculuğu başlar. Ana karakter vagona yerleşir yerleşmez, ürkütücü bir atmosfer içine çekiliriz. Cam kenarında oturmuş kitabını okumakta olan Madam Tutli-Putli’nin eylemindeki normallik, tedirgin sekmeler tarafından görünmez kılınırken, kitap okuma ediminin kendisi bile mevcut sarsıntının bir parçasına dönüşür.
Vagonda madam’a eşlik edenler; uyumakta olan dedesinin yanında oturmuş kitap okuyan bir çocuk-ki kitap“How to Handle Your Enemies/Düşmanlarınızı Nasıl Bertaraf Edersiniz” başlığını taşımaktadır. Tam karşısında atletik vücuduyla, bedeni tapınılası bir nesne olarak algıladığı sezdirilen, hatta bir ara kabaca madam’a askıntı olan bir sporcu. Fakat vagondaki yolcuları gösteren sahneler içinde beni asıl etkileyen, yukarıda iki bavul içine oturmuş satranç oynayan iki adamın görüntülerinin yer aldığı bölümdü. Satranç tahtası üzerinde taşlar dizilidir. Trenin her sarsıcı hareketi ya da freni sonunda oyuncular hamleye hazırlanırlarken taşlar havalanır ve rastgele otururlar yerine. Bu anlıksal yer değiştirme birkaç kez yinelendiğinde düşünmeden edemeyiz: Ömür denilen süresi mahdut oyunda da hamleleri esasında biz mi yapmaktayız? Yapıyorsak ne kadarı özgür irademize mal edilebilir? Bu bir yol haliyse; durmalar, kalkmalar, hız ve yavaşlama oyundaki taşların yerini bizim etkimemiz dışında nasıl değiştiriyor?Öyle ya, her sarsıntı ertesinde; taşların kuraldışı da olsa dizilimi üzerinden devam etmiyor muyuz oyuna? Ellerimiz çenemizde bir sonraki hamleye dair taktikler üretirken, aklederken; birdenbire hız ve ivme parametreleri değişir ve akıl kullanışsız kof bir kabuğa dönüşebilir. Fakat her şeye rağmen damalı tahtaya doğru elimizi uzatır ve yalnızca bir “cüzz” olduğunu kayda değer bulmayarak irademizi külliyen kullandığımıza kani oluruz. Elbette! Başka ne yapabilirdik; ne gelir elimizden insan olmaktan başka? Bu sahne sahiden ziyadesiyle etkileyiciydi. Dahası; bana elli yıl önce çekilmiş ve çok etkileyici bulduğum Bergman filmlerinden Yedinci Mühür’ün bir sahnesini anımsattı. Orada da satranç metaforu hayranlık veren bir şekilde şovalye ve ölüm meleği arasında “vâde yetene dek” kullanılmaktaydı.
Filmimizi Poe’nun ürkü hikâyelerine benzeten süreç, geceyarısı tüm yolcuların uykuya dalıp, Tutli-Putli’nin gözlerinden bizim uyanık kalışımızla başlar. Hızla bir kâbusun koridorlarında volta atıyoruzdur artık: Esrarengiz ‘kötü herifler’ kompartmanların önünden geçerler. Ayaklarında ziftli çamurları her yere bulaştırarak sarı renkli bir gaz marifetiyle yolcuları bayıltmışlardır bile. ‘Beden’ imgesinin tuhaf mecazı olarak karşımıza dikilen sportif adamın organlarından birine varana değin her şeyi soyarlar haramiler. Çünkü beden de dâhil “bizden” ve “bize ait” olan tüm iyeliklerin ansızın basit bir yanılsamaya dönüşmesi işten bile değildir. Çünkü; birer “edinim” yahut “kazanım” olarak addettiklerimiz nelerse; isterse düpedüz organik parçamız olsunlar, kaybetme fiilinin konusu olduklarında artık en az bir gramafon kadar “nesne”dirler. Derken gazın etkisi geçip madam uyandığında, meçhul bir yöne doğru son sürat ilerleyen trendeki kompartmanında ne yol arkadaşları, ne de eşyaları vardır. Nemli gözleriyle ürkünün tüm anlamlarını ihtiva eden bakışları gezinir etrafta; yemekli vagona doğru ilerler amaçsızca. Henüz yolculuk başlamadan istasyonda gördüğü pervane bu defa da yemek masasının kırmızı örtüleri üzerine dizilmiş bir çatalın ucuna ilişir, kanatlarını çırpar. Ardından karşıda bir ışık huzmesi belirir; kelebek iliştiği çataldan havalanıp ışığa doğru uçar. Madam Tutli-Putli pervanenin ardından öylece bakar.
Filmin tekniği ve yönetmenlerin bizi “17 dakika ekrana kilitleyen” bu şahane iş için yaklaşık dört yıllık emek sarfedişleri için de birkaç cümle etmek istiyorum. 2002 yılında gerçekleştirdikleri bir tren yolculuğundan ilhamla oluşmuş bu film fikri ve uzun süre yolculuklara katılıp yolcu davranışları üzerine gözlem yapmış yönetmenlerimiz. Pek çok animasyon ve özellikle de Toronto ve Ottowa Film Festivali’ni destekleyen National Film Board of Canada (NFB), diğer bağımsız yönetmenleri olduğu gibi bu iki genci de parasal olarak desteklememiş olsaydı, hayallerini gerçeğe çeviren ilk filmlerini çekemeyebilirlerdi. Tıpkı yakınlarımızda bir yerlerde son derece yaratıcı fikirlere sahip olmasına rağmen, terazinin diğer kefesine konacak kadar maddi ağırlık bulamayan gizli yetenekler olarak kalakalacaklardı. Yine de Chris Lavis ve Maciek Szczerbowski’yi değil dört yıl; doğru dürüst dört hafta bile emek sarfetmeksizin Oscar alamadığına hınçlanan kolaycılardan ayıran yetenek dışında istikrarlı azimleri galiba. Belki kabiliyet kadar saygı duyulması gereken bir nitelik bu.
İzleyen için aşamaları üzerine sıklıkla kafa yorulmayan bu kukla filmi cidden çok meşakkatli bir emek gerektiriyor. Bu tarz yapımlarda -meraklıları bileceklerdir, ilk kez görerek hayranlıkla izlediğim bir diğer ayrıntı ise, kukla karakterlerin yüzlerine gerçek insan gözlerinin eklenmiş olması. Bu filme o kadar şaşırtıcı ölçüde bir ifade zenginliği katmış ki, düpedüz bir anime olmasına rağmen bilhassa Madam Tutli-Putli’nin Amelie’deki Audrey Tautou gözlerine zerk edilmiş korku ve ürkeklikle bakar gibi nemli bakışları, gerçek insanlardan çok daha fazla içime işledi.
Dijital bir geleceğin ipuçları mı bunlar? Madam’ın treninin önündeki uçak pervanesi nasıl bir fütüristik eklentidir? Sonra bir lokomotif ardına taktığı vagonlarla nasıl böyle hızla yol alabilir? Düşsel finalde gece kelebeği formuyla birebir örtüşerek bizatihi bir pervaneye evrilen kadın üzerinden ev ile yol; zemin ile boşluk, mesafe ile moment, eşya ile hiçlik birbirine karışır. Zaman; içine demir atılamaz mavi pustan bir akışkanlıkken anlaşılır ki: Bir yolcuysanız, “bu tren nereye gidiyor?” diye sormak; yahut “son durağa dair hikmetlere malik olmak” hızı da istikameti de zerrece etkilemez.



işte madame tutli-putli 




iyi seyirler....

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

yorumlarınız için teşekkür ederim :)