Bu soru, insanın kendi içindeki o görünmez kırılma noktasını aradığı, oldukça derin ve kadim bir ikilemi barındırıyor. Aslında her iki durum da birbirini beslese de hissettirdikleri ve sonuçları bakımından farklı dünyaların kapılarını açıyorlar.
Şu perspektiflerden bakmak, belki zihnindeki o noktayı netleştirebilir:
1. Üzüntü: Bir Birikim Süreci
Üzüntü genellikle bir direnişin sonucudur. Bir şeyi hala istediğinde, beklediğinde veya iyileşmesini umduğunda üzülürsün. Bu süreçte duygu hala tazedir ve canın yanıyordur; çünkü aslında henüz kopmamışsındır.
* Dönüşüm: Üzüntü doruk noktasına ulaştığında, insanı duygusal bir yorgunluğa sürükler. Bu yorgunluk, "yeterince" dediğin o sınıra ulaştığında yerini bir boşluğa bırakabilir.
2. Vazgeçiş: Sessiz Bir Karar
Vazgeçmek, üzüntünün gürültüsünün dindiği o andır. Artık canın yanmadığı için değil, yanmasının bir şeyi değiştirmeyeceğini anladığın için gelen bir kabulleniştir.
* Kurtuluş: Vazgeçtiğinde olan şey aslında "bitiş" değil, enerjini artık var olmayacak bir şeyden çekip kendine geri vermendir. Bu bir yenilgi değil, özgürleşmedir.
Hangisi Asıl Nokta?
Pek çok kadim felsefe ve psikolojik yaklaşım, asıl değişimin vazgeçtiğinde gerçekleştiğini söyler. Üzüntü bir fırtınadır; fırtına sırasında yol alamazsın, sadece hayatta kalmaya çalışırsın. Ancak fırtına dindiğinde (vazgeçtiğinde) rotanı değiştirebilirsin.
* Üzüntü seni hazırlar.
* Vazgeçiş seni tamamlar.
Molla Sadra'nın "Esfâr"da bahsettiği o içsel yolculukları düşünürsek; ruh bazen bir merhaleden diğerine geçmek için eski halinden tamamen sıyrılmak zorundadır. Belki de bu "oluş," artık o yükü taşımayı bıraktığın, yani vazgeçtiğin anın ta kendisidir.
İşte böyle...

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
yorumlarınız için teşekkür ederim :)