Cheshire kedisi,'Hangi yoldan gideceğim?'diye soran Alice'e 'Nereye gitmek istiyorsun?'diye soru ile cevap verir.Alice, ' Bilmiyorum' der ve kedi 'Öyleyse, hangi yoldan gideceğin de fark etmez.'diye cevap verir...
size yine nacer khemir'den güzel bir film tanıtayım dedim.
film 2014 yapımı ve imdb puanı:7,9
konusu ise şöyle (alıntı):Annesini toprağa vermek üzere Tunus'a geri dönen bir adam (Nacer Khemir) defin işleminden sonra babasından, Muhyiddin isimli bir şeyhe verilmek üzere, bir emanet teslim alır. Emanetini alır almaz, uzun zamandır kayıp olan şeyhi bulmak için efsanevi bir yolculuğa çıkar. Yolculuğu esnasında, gizemli ve manevi bir üstâd ile şeyhin çoğu dostu ona kılavuzluk eder.
film nette yok o yzden alt yazı ya da dublallı da bulunmuyor doğal olaraktan.
1969 yılında Nil Armstrong'un aya ilk ayak basışından yaklaşık 104 yıl öncesin de dünya edebiyatının ilk bilim kurgu örneklerinden biri sayılan #AyaSeyahat#julesverne'nin 1902'de de ilk bilimkurgu film sayılan uyarlamanın da kaynağı.(yav ne dediğimi sanki ben bile anlamadım 😜) Ben daha eğlenceli olmasını bekliyordum ama kurgu bir bilm kitabı gibiydi.Ama insanoğlunun hayal gücünün daha sonra bilme nasıl kaynaklık edebileceğine güzel de bir örnek teşkil ediyordu.Kitabın yazım tarihi 1800'lerin bilm ve teknolojisini düşününce kitapta aya gönderilecek mermi(mekik) tasarımının adım adım işlenişi ilham vericiydi.Çok keyif vermese de #bilimkurguseverlerin hoşlanacağı bir edebi klasik. ☕ ☕
arka kapak:
İnsanın Ay üzerinde ilk yürüyüşünden yaklaşık yüz yıl önce, 1865'te yayımlanan bu roman, insanlı Ay yolculuğuna dair bilimsel düş gücü ve hiciv yönünden hayli zengin bir kehanet gibidir. Baltimore Silah Kulübü'nün seçkin üyeleri, Amerikan İç Savaşı'nın sona ermesiyle boşluğa düşünce, kulübün başkanı bir uzay silahı icat ederek, Ay'a bir yolculuk gerçekleştirme önerisini ortaya atar. Yeni bir roman türünün, bilimsel romanın yaratıcısı olarak görülen Jules Verne, çağdaş bilimkurgunun da temellerini atmıştır. Bugün bizler için hiçbir şaşırtıcı yanı kalmamış birçok bilimsel gelişme, henüz ufukta yokken onun yapıtlarında ayrıntılarıyla anlatılmıştır. Verne, fantastik serüvenlerinde uzay yolculuğunun yanı sıra bilim ilerledikçe hayatımıza katılan denizaltıları, televizyonu ve oksijen tüpünü de öngörmüştür. (Tanıtım Bülteninden)
filme gelince
1902 yılı fransiz yapımı film benim çok sevdiğim kısa filmlerden ama renklendirilmiş hali çok kötü söyleyeyim.ilk bilim kurgu film sayılan aya seyehat'in imdb puanı:8,2
2008 yapımı,imbd puanı,7, olan bu kosa filmi size tavsiye ediyorum efendim.
konusu kısaca şöyle:madam tutli-putli bir tren yolculuğuna çıkar ve yolculuğu rüya ile gerçeklik arasında bir korkulu hikayeye döner.
yapımı dört yıl süren bu kısa animasyonu muhakkak izleyin.
filmle ilgili şu sitete tıklayınız çok güzel bir yazı okudum.
sizinle de paylaşmak isterim.şöyle ki:(alıntı)
Bir seyahata çıktığınızda yanınıza neler almak istersiniz? Beş-altı bavul, sekiz-on çanta, sepetler, envai büyüklükte kutular, saksılar, boy aynası, gramafon, şamdan, resim çerçeveleri, küçük çaplı konsol,kitap sandıkları, toplar ve çeşitli gereçler? Yalnızca küçük bir sırt çantası mı dediniz? Hadi, yapmayın ama; ne olur ne olmaz! Demek ki siz çarçabuk “ev”e döneceksiniz. Tutun ki sıradan bir yolcu değil deWalter Benjamin’de ele alındığı gibi bir “flaneur” ya da dişil haliyle bir “flaneuse”sünüz. Yani müzmin biravare ya da aylak; iflah olmaz bir seyyah, dur-durak bilmez bir gezgin hem de. Hani öyle bir gezgin ki; kent sokaklarında reha bulamayan; yeni bir zaman ve yeni bir fenomen ardısıra halini yolda olma haline tevdi eden. Tüm varı-yoğuyla, malı-mülküyle kimler yola çıkar-kaplumbağalar dışında?
Chris Lavis ve Maciek Szczerbowski’nin ilk profesyonel eserleri olan 2007 yapımı stop-motion filmindeki iri gözlü, ürkek flaneuse bana bunları düşündürdü. Onyedi dakikalık bu kısa film aynı yıl Cannes da dâhil pek çok festivalde “en iyi kısa film” ödülünü almış; sonraki yıl da Oscar’a aday olmuştu. Filmimiz Madame Tutli-Putli kısaca tam bir başyapıt. Bir akşam istasyonda, başında şapkası; ürkek iri gözleriyle Madam Tutli-Putli’nin peron zeminine yığınak halinde sıraladığı eşyalarıyla tren beklerken başlıyor sahne. Başının üzerinde dönenen pervaneyi eliyle kovar ve trene biner. Böylece E.A. Poe hikâyelerini anımsatan bir gece yolculuğu başlar. Ana karakter vagona yerleşir yerleşmez, ürkütücü bir atmosfer içine çekiliriz. Cam kenarında oturmuş kitabını okumakta olan Madam Tutli-Putli’nin eylemindeki normallik, tedirgin sekmeler tarafından görünmez kılınırken, kitap okuma ediminin kendisi bile mevcut sarsıntının bir parçasına dönüşür.
Vagonda madam’a eşlik edenler; uyumakta olan dedesinin yanında oturmuş kitap okuyan bir çocuk-ki kitap“How to Handle Your Enemies/Düşmanlarınızı Nasıl Bertaraf Edersiniz” başlığını taşımaktadır. Tam karşısında atletik vücuduyla, bedeni tapınılası bir nesne olarak algıladığı sezdirilen, hatta bir ara kabaca madam’a askıntı olan bir sporcu. Fakat vagondaki yolcuları gösteren sahneler içinde beni asıl etkileyen, yukarıda iki bavul içine oturmuş satranç oynayan iki adamın görüntülerinin yer aldığı bölümdü. Satranç tahtası üzerinde taşlar dizilidir. Trenin her sarsıcı hareketi ya da freni sonunda oyuncular hamleye hazırlanırlarken taşlar havalanır ve rastgele otururlar yerine. Bu anlıksal yer değiştirme birkaç kez yinelendiğinde düşünmeden edemeyiz: Ömür denilen süresi mahdut oyunda da hamleleri esasında biz mi yapmaktayız? Yapıyorsak ne kadarı özgür irademize mal edilebilir? Bu bir yol haliyse; durmalar, kalkmalar, hız ve yavaşlama oyundaki taşların yerini bizim etkimemiz dışında nasıl değiştiriyor?Öyle ya, her sarsıntı ertesinde; taşların kuraldışı da olsa dizilimi üzerinden devam etmiyor muyuz oyuna? Ellerimiz çenemizde bir sonraki hamleye dair taktikler üretirken, aklederken; birdenbire hız ve ivme parametreleri değişir ve akıl kullanışsız kof bir kabuğa dönüşebilir. Fakat her şeye rağmen damalı tahtaya doğru elimizi uzatır ve yalnızca bir “cüzz” olduğunu kayda değer bulmayarak irademizi külliyen kullandığımıza kani oluruz. Elbette! Başka ne yapabilirdik; ne gelir elimizden insan olmaktan başka? Bu sahne sahiden ziyadesiyle etkileyiciydi. Dahası; bana elli yıl önce çekilmiş ve çok etkileyici bulduğum Bergman filmlerinden Yedinci Mühür’ün bir sahnesini anımsattı. Orada da satranç metaforu hayranlık veren bir şekilde şovalye ve ölüm meleği arasında “vâde yetene dek” kullanılmaktaydı.
Filmimizi Poe’nun ürkü hikâyelerine benzeten süreç, geceyarısı tüm yolcuların uykuya dalıp, Tutli-Putli’nin gözlerinden bizim uyanık kalışımızla başlar. Hızla bir kâbusun koridorlarında volta atıyoruzdur artık: Esrarengiz ‘kötü herifler’ kompartmanların önünden geçerler. Ayaklarında ziftli çamurları her yere bulaştırarak sarı renkli bir gaz marifetiyle yolcuları bayıltmışlardır bile. ‘Beden’ imgesinin tuhaf mecazı olarak karşımıza dikilen sportif adamın organlarından birine varana değin her şeyi soyarlar haramiler. Çünkü beden de dâhil “bizden” ve “bize ait” olan tüm iyeliklerin ansızın basit bir yanılsamaya dönüşmesi işten bile değildir. Çünkü; birer “edinim” yahut “kazanım” olarak addettiklerimiz nelerse; isterse düpedüz organik parçamız olsunlar, kaybetme fiilinin konusu olduklarında artık en az bir gramafon kadar “nesne”dirler. Derken gazın etkisi geçip madam uyandığında, meçhul bir yöne doğru son sürat ilerleyen trendeki kompartmanında ne yol arkadaşları, ne de eşyaları vardır. Nemli gözleriyle ürkünün tüm anlamlarını ihtiva eden bakışları gezinir etrafta; yemekli vagona doğru ilerler amaçsızca. Henüz yolculuk başlamadan istasyonda gördüğü pervane bu defa da yemek masasının kırmızı örtüleri üzerine dizilmiş bir çatalın ucuna ilişir, kanatlarını çırpar. Ardından karşıda bir ışık huzmesi belirir; kelebek iliştiği çataldan havalanıp ışığa doğru uçar. Madam Tutli-Putli pervanenin ardından öylece bakar.
Filmin tekniği ve yönetmenlerin bizi “17 dakika ekrana kilitleyen” bu şahane iş için yaklaşık dört yıllık emek sarfedişleri için de birkaç cümle etmek istiyorum. 2002 yılında gerçekleştirdikleri bir tren yolculuğundan ilhamla oluşmuş bu film fikri ve uzun süre yolculuklara katılıp yolcu davranışları üzerine gözlem yapmış yönetmenlerimiz. Pek çok animasyon ve özellikle de Toronto ve Ottowa Film Festivali’ni destekleyen National Film Board of Canada (NFB), diğer bağımsız yönetmenleri olduğu gibi bu iki genci de parasal olarak desteklememiş olsaydı, hayallerini gerçeğe çeviren ilk filmlerini çekemeyebilirlerdi. Tıpkı yakınlarımızda bir yerlerde son derece yaratıcı fikirlere sahip olmasına rağmen, terazinin diğer kefesine konacak kadar maddi ağırlık bulamayan gizli yetenekler olarak kalakalacaklardı. Yine de Chris Lavis ve Maciek Szczerbowski’yi değil dört yıl; doğru dürüst dört hafta bile emek sarfetmeksizin Oscar alamadığına hınçlanan kolaycılardan ayıran yetenek dışında istikrarlı azimleri galiba. Belki kabiliyet kadar saygı duyulması gereken bir nitelik bu.
İzleyen için aşamaları üzerine sıklıkla kafa yorulmayan bu kukla filmi cidden çok meşakkatli bir emek gerektiriyor. Bu tarz yapımlarda -meraklıları bileceklerdir, ilk kez görerek hayranlıkla izlediğim bir diğer ayrıntı ise, kukla karakterlerin yüzlerine gerçek insan gözlerinin eklenmiş olması. Bu filme o kadar şaşırtıcı ölçüde bir ifade zenginliği katmış ki, düpedüz bir anime olmasına rağmen bilhassa Madam Tutli-Putli’nin Amelie’deki Audrey Tautou gözlerine zerk edilmiş korku ve ürkeklikle bakar gibi nemli bakışları, gerçek insanlardan çok daha fazla içime işledi.
Dijital bir geleceğin ipuçları mı bunlar? Madam’ın treninin önündeki uçak pervanesi nasıl bir fütüristik eklentidir? Sonra bir lokomotif ardına taktığı vagonlarla nasıl böyle hızla yol alabilir? Düşsel finalde gece kelebeği formuyla birebir örtüşerek bizatihi bir pervaneye evrilen kadın üzerinden ev ile yol; zemin ile boşluk, mesafe ile moment, eşya ile hiçlik birbirine karışır. Zaman; içine demir atılamaz mavi pustan bir akışkanlıkken anlaşılır ki: Bir yolcuysanız, “bu tren nereye gidiyor?” diye sormak; yahut “son durağa dair hikmetlere malik olmak” hızı da istikameti de zerrece etkilemez.
size izlediğim,çok eğlendiğim ve de bayıldığım bir kısa film öneriyorum.bayağıdır ders çalışmaktan eğlenceli bir şey izlememiştim.bu yirmi dakikalık film süper eğlenceliydi.gecenin bir vakti kendi kendime kırdaya kıkırdaya izledim :)
8,0 imbd puanına sahip filmin yönetmeni yine çok
beğendiğim animasyon film mary ve max'in yönetmeni adam elliot.
en iyi kısa film oskarı da dahil tam 19 dalda oskar almış bir kısa film.
konusu kısaca şöyle:
harvie polonya'da oduncu bir baba ve kömür madeninde
çalışan bir annenin tek ve çok talihsiz bir evladıdır.
kara bulutlar yakasını ömür boyu bırakmaz.
avusturalya'ya göç edişiyle bile onu hep takip eder.
talihsizliklerle dolu ama bir o kadar ilginç harvie krumpet'in hayatını izlerken keyif alacaksınız.
size imbd'si 7,2 olan 2012 yılında en iyi kısa film dalında oskar kazanmış bir film önereceğim.
ben ilk izlediğimde çok beğenmiştim özellikle küçük kızın performansına hayran kalacaksınız.
bir hafta sonu yeğenine bakmak zorunda olan ve intihar etmeye karar da vermiş richie'yle yağeni tatlı bir kız sophiaia'nın öyküsü...
konusu kısaca şöyle
(alıntı)
2013 yılı Oscar ödül törenlerinde en iyi kısa film dalında ödülü kucaklayan Curfew’in yönetmenliğini Shawn Christensen yapıyor. İntiharın eşiğindeki Richie kız kardeşinden adeta hayat kurtarıcı bir telefon çağrısı alır. Yeğeni Sophia ile oldukça eğlenceli birkaç saat geçiren Richie, planlarını ertelemek zorunda kalır. Aralarında kurulan sıkı dostluk, birbirine uzak olan karakterlerin yakınlaşmasına da vesile olur. Film; minik oyuncusunun eğlenceli ve inanılmaz performansının yanında, filmin dillere dolanan şarkısı "Sophia So Far" ve yönetmenin kurduğu “kendini iyi hisset” atmosferi ile süresi boyunca izleyicisinin de yüzünde bir tebessüm oluşturmayı başarıyor.
Başlarındaki yöneticilerin kendilerine de zarar verdiğini görebilen İsrailliler tarafından hazırlanmış “İsrail Makinası” isimli animasyon, “Aynı politikacıların yerini her seçimde değiştirip duracağımıza, sistemimizi toptan değiştirelim!” çağrısı yapıyor
size çok güzel bir animayon,kısa film daha öneriyorum.
filmin konusu kısaca şöyle :
Mental bozukluğu olan küçük bir kızın gerçekle olan bağının kopması sonucunda belirsiz bir gerçeklik ve yaşamla ölümün doğasına yaptığı yolculuğu anlatan film, yönetmenin şizofreni ve bipolar rahatsızlıkları olan babasının yaşadıklarından ilham alarak ortaya koyduğu muazzam bir eser.
Yapım : ABD / 2013 Yönetmen : Evan Viera Senaryo : Chris Bishop
filmin imdb puanı : 7,1
işte muhteşem müzikler eşliğinde izleyeceğiniz ve oldukça etkili bir film olan caldera
malum kpss'ye bir ay kaldı ve film,dizi her şey rafa kalktı.blogu takip edenler bilir,animasyon ve kısa film hayranıyım.bende kaçamak yapıp bu ders yoğunluğu arasında kısa kısa aman da pek kısa filmler izliyorum :)
kimseye söylemeyin a :)
filmimiz ;alma
bu tatlı ve küçük kızımız bir oyuncakçı dükkanına gider ama dükkandaki şeytani güçlerden habersizdir.gerisini varın beş dakika ayırıp siz izleyin.