15 Ocak 2016

yaşar aydınlı,farabi.



farabi'nin biyografisi ve felsefesinin temellerini anlatan çok güzel bir kitaptı.
felsefe meraklılarına tavsiye ederim.


Çağdaşları arasında antik dünyanın felsefi mirasını İslam kültür ortamına taşımış bir düşünür olarak öne çıkan Farabi, Yeni Eflatuncu felsefe geleneğinin Aristocu tarafı ağır basan önemli bir temsilcisidir. Farabi'nin Doğu'da ve Batı'da Aristo'dan sonra "ikinci muallim" (magister secundus) olarak tanınması onun felsefe tarihindeki yerini göstermesi bakımından önemlidir. O, özgün bir sistemin kurucusu olarak, mensubu bulunduğu kültürün entelektüel problemlerini felsefenin kavramıyla çözümlemeye çalışan bir tarz geliştirmiştir. Bu tarz onun, sadece mantık, metafizik ve siyaset felsefesi alanlarındaki dehasını göstermekle kalmaz, aynı zamanda klasik dönem İslam felsefesi çalışmalarını mümkün kılan kavramsal zemini de içerir.

Elinizdeki çalışma Farabi'nin hayatı, eserleri ve felsefi sisteminin temel kavramlarını açık ve anlaşılır bir dille okuyucuya sunmayı amaçlamaktadır.
(Arka Kapak)


keyifli okumalr..

son günlerde neler yapıyorum ?


son günlerde neler yapıyorum diye size söyleyeyim dedim.
örgü örüyorum,bol bol kahve içiyorum,çokelet sefaları yiyorum ve keyfime bakıyorum :))
işte örgü sepetim.


yeni fincen takımlarım ve çokelet sefası tatlım :)


willy wonka,willy wonka çokele kralı :)


yoğun bir dönem geri de kalmak üzere.sınav haftası,e-okul uğraşmaları,sözlü notları derken tatile son bir hafta kaldı bende son günleri işte yukarıda ki gibi geçirdim.
herkese keyifli tatiller.

14 Ocak 2016

alice aslında nereye düştü ?

nette araaştırma yaparken bulduğum ve çok beğendiğim alice harikalar diyarında kitabıyla ilgili bu yazıyı sizinle paylaşmak istedim.
yazının orjinalinin bu sitede bulabilirsiniz taş duvarla konuşmalar



alice aslında nereye düştü ?
Alice kitabında düşme metaforu vardır. (Alice tavşan deliğinden içeri düşer ve öykü böyle başlar.) Düşme metaforu, batı kültüründe “cennetten kovulma/ilk günah/masumiyetin yitirilmesi/ergenlik çağına giriş/ilk cinsel deneyim” olaylarını simgeler. Ayrıca şeytan “düşen melek/falling angel” diye adlandırılır, çünkü tanrıya baş kaldırdığı için cennetten kovulmuştur. Tevrat’ın cenneti yer yüzündeydi, ama İncil onu göklere çıkarmıştır. (İngilizcede “heavens” sözcüğü hem “cennet” hem de “gökler” anlamına gelir.) Tanrı’dan da “göklerdeki babamız” diye söz edilir. Bu yüzden cennet göktedir. İnsan ve ardından şeytan cennetten kovulunca dünyaya “düşerler”. Bu nedenle düşmek ve masumiyetin yitirilmesi cinsellikle ve günahla özdeşleştirilmiştir. Alice Harikalar Diyarında eserinin ilk sayfaları tamamen düşmeye ayrılmıştır. Dolayısıyla yazar, aslında Allice’nin “düşmesini” yani “çocukluk masumiyetinin cennetinden kovulup, yetişkinliğe adım atmasını, günaha girmesini” istemektedir. Alice’in düşüşü sona erdiğinde, küçük bir kapıdan “bahçe”yi görür, ve kapıdan geçemeyeceği için (kah büyür kah küçülür) bahçe’ye giremez. Bu da cennet bahçesine giremeyişinin simgesidir. Artık cennet bahçesine giremez çünkü günah işlemiştir, ya da işleyecektir. (İngilizce’de cennetten genellikle bir bahçe olarak söz edilir.)
İngilizcede “fall” sözcüğü, ‘düşmek, düşüş’ anlamına gelir ve birçok sanat yapıtında bir metafor olarak kullanılır. Batı edebiyatının kodlarını tam olarak bilmediğimiz zaman bu sembolik göndermeleri algılayamayız. Örneğin Shakespeare’in “V. Henry” oyununda kral kendisine ihanet eden çocukluk arkadaşı Lord Scroop’u tanımlamak için “sanki insan yeniden düştü (like another fall of man)” der.

İnsanın Düşüşü
Batı yazını ve bir bütün olarak sanatı birtakım kaynaklardan beslenmektedir. Bunlar arasında başlıcaları: 1. Eski Ahit (Tevrat) ve Yeni Ahit (İncil) 2. Eski Yunan ve Roma kültür ve yazını 3. Eski Avrupa mitolojisi ve folkloru 4. Doğu yazını ve kültürü olarak sayılabilir.
Ancak bunlar arasında en az bildiğimiz ve kodlarını okumakta güçlük çektiğimiz, Eski ve Yeni Ahit’tir. Bu kaynak, ateist sanat yapıtlarında bile öylesine derinlere işlemiştir ki İncil okumadan bir sanat yapıtını tam olarak değerlendirmek olası değildir. Eski Ahit gerek Yahudi gerek Hristiyan gerekse de Ateist sanat yapıtlarının belki de tek ortak kaynağıdır. Eski Ahit’i bilmeden, sözün gelişi Kafka’yı çözümleyemeyiz.
“İnsanın Düşüşü” kavramı da Eski Ahit’in “Genesis (Tekvin)” bölümünden çıkmıştır. Öyküyü hepimiz biliyoruz: Tanrı ilkin Adem’i, sonra da onun kaburga kemiğinden Havva’yı yarattı. Onları cennet bahçesine yerleştirdi ve sonsuz bir mutluluk içinde yaşamalarını istedi.
Tanrı Adem ve Havva’ya iyi ve kötüyü ayırdetmeyi sağlayan Bilgi Ağacı’nın meyvesinden yemelerini yasaklamıştı. Ancak Havva, Şeytan’ın telkinleri ile ağacın meyvesinden yedi, Adem de ona uydu. Bu meyveden yer yemez Adem ile Havva çıplak olduklarını fark ettiler ve birbirlerinden utandılar. Tanrı öfkelendi ve ikisini de cennetinden çıkardı (kovdu). Çünkü insanların ölümsüzlük veren Hayat Ağacı’nın meyvesinden yemelerini istemiyordu.
Burada anlatılan “ilk günah”tır. Yasak Meyve’den yedikleri için insanlar doğru ile yanlışı birbirinden ayırdetme yeteneği kazanmışlar ancak bunun bedelini ağır bir şekilde ödemişlerdir. Anlaşılan o ki Tanrı, başlangıçta insanlara ölümsüzlük vadetmişti. İnsan, yasağı çiğnemesiyle birlikte cennetten kovulmuş, ölümlü hale gelmiştir.
Sorun şurada ki Tevrat’ta sözü edilen “cennet bahçesi” dünyada bir yerdedir. O halde kovulma olayı neden düşüşle özdeşleşiyor? İnsanın düşüşü yalnızca masumiyetin kaybedilmesi anlamına mı gelmektedir? Kaynaklar, “insanın düşüşü” ya da “düşüş” ifadesini, başlangıçta Tanrısına koşulsuz boyun eğen insanın sonradan başkaldıran ve suçlu (günahkâr) bir varlığa dönüşmesi anlamında kullanırlar. Fakat neden düşüş? Nitekim “cennet bahçesi” düşülebilecek bir konumda değildi; yeryüzünde bulunmaktaydı.
Mezopotamya, Mısır ve özellikle de Tekvin’in yazılmasından yüzlerce yıl sonra Eski Yunan uygarlıklarında yapılan astronomik çalışmalar ile gökyüzünde sabit yıldızlardan ayrı olarak beş gezegenin de bulunduğu sonucuna varılmıştı. Bu beş gezegen, göğün katlarına, “felek” adı verilen kürelere yerleştirilir. Böylece yer ile gök ayrımı ortaya çıkmıştır. Giderek yer (ölümlü dünya) ile gök (Tanrısal dünya) arasında bir ayrım olduğu kanısı oluşmuştur. Platon’da ve Eski Yunan mitolojisende ölümsüz tanrılar ve kahramanların mekanı olarak ulaşılmaz bir gök vardır. Orada değişim yoktur. Tersine, yeryüzü ölümlülerin mekanıdır ve dünyada her şey değişmektedir. Değişim kavramı Eski Yunan’da ölümle özdeşleşir ve bir çok filozof tarafından aslında değişimin bir yanılsama olduğu öne sürülmüştür. (Zenon, Parmenides, Platon vs.) Ölümsüz tanrıların mekanı olan gökler “felek” adı verilen katmanlardan oluşmaktaydı. “Yedi kat gök” düşüncesi (Beş gezegen, Güneş ve Ay’ın sayısı toplam olarak yedidir.) Hristiyanlık tarafından da benimsenmiş ve Orta Çağ’ın sonlarına değin öyle kalmıştır.
Hristiyanların Tanrısı da elbette yeryüzünde oturacak değildi. O halde eski çağın Pagan tanrıları gibi Hristiyan Tanrısı da insanlar tarafından göğe yerleştirilmiş oldu. Buna göre gökyüzünün en üst katmanı Tanrı’ya aittir ve cennet bahçesi de burada yer almalıdır. Cennetin sonradan bu şekilde göğe çıkarılması, Tekvin’de yer alan öyküdeki Adem ile Havva’nın düşüşü ile sonuçlanır. Demek ki Adem ile Havva, “cennet bahçesi”nden dünyaya düşmüşlerdir! İşte ilk günah kavramının “insanın düşüşü” ile özdeşleşmesi bu şekilde olmuştur.

Düşen Melek
Cennetten kovulan yalnızca insan değildir. Şeytan da Tanrı’ya baş kaldırdığı için cennetten kovulmuş/atılmıştır. Demek ki Şeytan, aslında “Düşen Melek”tir.
Düşüş kavramının bu anlamda kullanılmasını Müslüman kökenli birisi pek de anlayamaz. Çünkü o, en başından beri “Tanrı ne yerdedir ne gökte” mottosuyla büyümüştür. Oysa tarih içinde Hristiyan Tanrısı yeryüzünden alınıp gökyüzüne yerleştirildiği için bir Hristiyan, herhangi bir yapıttaki “düşüş” kodunu kolaylıkla çözümler.
Bu koda sanat yapıtlarında sıklıkla rastlanır demiştik. Şimdi aklıma ilk gelen örnekleri vermek istiyorum. Bir televizyon dizisi olan Mad Men’in jeneriğinde düşen bir silüet görürüz. Bu, doğrudan doğruya cennetten düşüşün, yani yozlaşmanın kodudur. Dizideki karakterler cinsel yönden yozlaşmış, müptela kişilerdir.
Başka bir örnek yönetmenliğini Tarsem Singh’in yaptığı 2006 yapımı “The Fall” filmidir. Bu filmdeki ana karakterlerden biri köprüden düşerek felç olan ve sürekli intihar etmek isteyen bir dublördür. Filmde düşüş kodu, yine yozlaşma, ölüm, uyuşturucu kullanımı ve intihar ile özdeşleştirilir.
Yine sinemadan bir örnek verelim. Alan Parker’ın 1987 yapımı “Angel Heart/Şeytan Çıkmazı” adlı filminin konusu şeytanla ilgilidir. Filmde sık sık aşağı inen bir asansör görüntüsü verilir. Asansörün filmdeki görevi tam olarak belli değildir ama bir kez kodları okumayı öğrendikten sonra, biz bunun “düşüş” kavramına yapılan bir gönderme olduğunu anlarız.
Wim Wenders’in 1987 yapımı “Der Himmel Über Berlin/Berlin Üzerindeki Gökyüzü” filmi de bir kadına âşık olan bir meleğin sevdiğine kavuşmak için insana dönüşmesinin öyküsünü anlatmaktadır. Bu film  daha sonra Hollywood tarafından romantik bir filme uyarlanmıştır (“City of Angels/Melekler Şehri.”) Her iki filmde de melek, insan olabilmek için yüksek bir binadan aşağıya atlar. Bu da apaçık biçimde düşen melek kavramına göndermedir.
Yine bir başka örnek de Mike Figgis’in yönettiği “Cinsel Masumiyetin Kayboluşu” adlı filmdir. Az sonra açıklayacağımız gibi, cinsel masumiyetin kayboluşu, cenneten kovulma ve ölüm temaları, hiç beklemediğimiz bir yerde ve anda tekrar karşımıza çıkar: Lewis Caroll’un 1865 yılında yazdığı, bir çocuk masalı gibi dursa da aslında yetişkinlere hitap eden ünlü eseri “Alice Harikalar Diyarı’nda” adlı tuhaf öyküsünde… Bu öyküde Alice, bir tavşan deliğinden geçer. Delik aslında dipsiz bir kuyudur; Alice bu kuyudan düşerek Harikalar Diyarı’na ulaşır. Elbette, artık ‘düşüş’ün ölüm anlamına geldiğini biliyoruz. Kitapta Alice’in düşüşü uzun uzun anlatılmakta[i]
Alice, kitapta sık sık biçim ve boyut değiştirir. Bir bütün olarak bedeni ve çeşitli uzuvları uzayıp kısalır. Alice, bu durumdan oldukça rahatsızdır. Birinci bölümde, bahçeye girmek için ya çok büyüktür ya da çok küçük. Bu durum Alice’i sinirlendirir. Demek ki Alice, çocukluktan çıkıp genç kız olmanın beraberinde getirdiği rahatsızlıkları ve cinsel masumiyetinin yitirilmek üzere oluşunun sıkıntısını hissetmektedir. Eğer böyle büyüyüp küçülmeye devam ederse, delikten gördüğü o güzel bahçeye giremeyecektir. Bahçenin cenneti temsil ettiğini artık söylemeye gerek var mı?
Sembolizm, öykü boyu sürmektedir. Birinci bölümdeki düşüşe ölüm düşünceleri eşlik eder. (Alice, yere çarptığında ‘birisini öldürmek’ten korkar.) Bir başka yerde de Alice, kuyudan düşerken kafasından şöyle bir düşünce geçer: “Böylesi bir düşüşten sonra, artık merdivenlerden bile yuvarlansam gıkım çıkmazdı.” Caroll, Alice’le alay edercesine parantez içine “büyük ihtimalle öyle olurdu” diye yazar, çünkü merdivenlerden yuvarlandığında öleceği için gerçekten de gıkı çıkmayacaktır. Alice, pervasızca risk almaktadır. Gördüğü her deliğe girer, tanımadığı insanlara güvenir, içeriğini bilmediği şişelerdeki sıvıları içer, zehirli olabilecek mantarları yer; ancak, ölüm düşüncesi Harikalar Diyarı’nda giderek şaka olmaktan çıkıp, gerçek bir tehdide dönüşür. Masum oyun nesneleri olan iskambil kağıtları katil manyaklara dönüşür; Kupa Kraliçesi “Kellesini uçurun!” diye emir verdiğinde Alice için Harikalar Diyarı bir düşler ülkesi olmaktan çıkmıştır artık. Metaforik bir düşünce olarak başlayan ölüm sembolizmi, ciddi bir tehdit haline gelmiştir—tıpkı gerçek yaşamda olduğu gibi… Çocukken ölüm bir oyundur bizim için, ama ilerleyen yaşlarda, yüreğimizin her an durabileceği ve damarlarımızın çatlayabileceği bir gerçekliğin içine gömülürüz.
Bunun gibi örnekler çoğaltılabilir. Batı yazını da düşen melek/insan sembolleriyle doludur. Albert Camus’nün “The Fall” adlı romanında Jean-Baptiste Clamence, köprüden ölüme atlayan bir kadını kurtarmayı reddetmesinin hazin sonuçlarıyla yüzleşir.

Newton’un Düşen Elması ve Einstein’in Asansörü
Elbette düşüş kavramının ölüm, intihar, uyuşturucu ve yozlaşmanın bir metaforu olarak sanat yapıtlarında kullanılmasında yadırganacak bir yön yoktur. Asıl şaşırtıcı olan, aynı motifin bilim adamları tarafından da kullanılmasıdır. Hikâyeyi hepimiz biliyoruz: Newton, “evrensel yer çekimi” kavramına bahçede dinlendiği sırada düşen bir elma sayesinde ulaştığını söylemiştir. Burada karşımıza üç kod çıkmaktadır: Bahçe, elma ve düşüş. Tesadüf olabilir mi? (Yasak meyvenin sonradan elmaya dönüştüğünü biliyoruz.)
Einstein ise kendi geliştirdiği “özel görelilik kuramı” ile Newton’un 300 senelik “evrensel yer çekimi yasası”nın uyuşmadığını görünce, iki kuram arasındaki çelişkiyi çözümlemek için on yıl uğraşmıştı. Sonuçta “genel görelilik” diye adlandırılan ve Newton’un kanunundan çok daha doğru sonuçlar veren kendi yasasına ulaştı. Einstein, kuramını geliştirmek için kendini serbest düşmekte olan bir asansörün içinde hayal etmişti!
Günümüzde uzay araçlarının içinde yer çekiminin sıfır olduğu söylenir. Oysa bu, doğru değildir. Dünyanın çevresinde dolanan uzay araçları aslında sürekli serbest düşmektedir. Mikro yer çekimi etkileri bu yüzden ortaya çıkar. Uzay aracındaki her şey sürekli serbest düşüş hâlinde olduğu için bu araçlarda yer çekimi yokmuş gibi algılanır.
Elmalar ve düşen asansörler! Bilim adamları, matematiğin soyut ve kesin diliyle düşünmeye alışkın kimselerdir. Öyleyken, anlaşılan o ki, hayal güçlerini dinin ve edebiyatın evrensel kodları yönlendirmektedir.

Steve Jobs’un Elması
Popüler kültürde yaygın olan bir başka öyküye gelelim: Bir konferans sırasında Steve Jobs’a Apple bilgisayarının logosu olarak neden ısırılmış bir elmayı seçtiği sorulmuş. Birçok kimse bunun bilgisayar biliminin öncüsü olan ve eşcinsel olduğu ortaya çıkınca siyanür enjekte edilmiş bir elmayı ısırarak hayatına son veren Alan Turing’e bir gönderme olduğuna inanıyordu. Jobs’un yanıtı: “Keşke öyle olsaydı, ama değil!” olmuştur.
Peki o zaman ısırılmış elma neyin sembolüydü?
İnsan, bunun Adem tarafından ısırılan elma olduğunu düşünmeden edemiyor. Isırılmış elma, insanın ilk günahını, yani düşüşünü temsil etmektedir. Yalnız burada vurgu bazılarının iddia ettiği gibi Satanizm değil, yasak meyveyi yemekle insanın “bilgiye kavuşması”dır (Yasak meyve, Bilgi Ağacı’nın meyvesidir çünkü.) Yitirilen masumiyetin bedeli ölümse, getirisi de doğru ve yanlışı ayırt etme yeteneğidir. İnsanı insan yapan, aslında bu ilk başkaldırısı olmuştur. Başkaldırmayan insan, sınırsız bir şekilde boyun eğen, masum, ama bilgisiz bir varlıktır; ne vicdanı vardır ne de aklını kullanabilir.
Tekvin öyküsü, halk edebiyatında, masallarda bile karşımıza çıkar. Kıskanç cadı tarafından Pamuk Prenses’e verilen zehirli elma sizce nereden çıkmış olabilir?

Prometheus
Tekvin öyküsünün temelinde Yunan Mitolojisinde önemli bir yer tutan Prometheus öyküsü vardır. Prometheus genellikle “Zincire Vurulmuş Prometheus” diye geçer. Zincire vurulmasının sebebi, ateşi tanrılardan çalarak insanlara vermesidir. Prometheus, insanı çamurdan yaratmıştı. Sonradan insanın yeryüzündeki zavallı durumuna acımış ve onu tanrılar gibi ateşe kavuşturmak istemişti. Ancak Zeus’un öfkesi büyük olmuştur. Prometheus’u bir kayaya zincirlemiş ve bir kartalı onun ciğerini yemekle görevlendirmiştir. Kartal her gün geliyor ve Prometheus’un sürekli yenilenen ciğerini yiyordu. Ceza büyüktür. Tanrının öfkesi büyüktür. Çünkü tanrı insanların bilgilenmesini ve aydınlanmasını başlangıçta istememişti. Bilgi, beraberinde isyan ve büyüklenmeyi getiriyor, masumiyeti yok ediyordu.
Prometheus, sonradan ‘Düşen Melek’, yani şeytan şeklinde başka dinlerde yaşamaya devam etti. O ilk şeytandır, ama ilk ortaya çıktığında ona Şeytan denmemiştir. Prometheus, insanın yaratıcısıdır aslında; sonradan tek tanrılı dinler başka, daha büyük bir yaratıcı icad edince Prometheus’a bu daha büyük olan tanrıya boyun eğmeyen melek rolü biçildi (kamusal bilinçaltında hiçbir şey yok olmaz çünkü…) Bu melek giderek isyankar oldu ve düşen melek, yani şeytana dönüştü. (Tek tanrılı dinlerin kurucuları ve babaları çok kafa yorup nihayetinde isyanın insan için iyi bir şey olmadığına karar vermiş olmalılar.)

Gnostikler ve Yezidiler
Hristiyanlığın ilk dönemlerinde birçok kült ve tarikat ortaya çıkmıştır. Bunlardan biri de Gnostisizm’di. Gnostisizm, daha sonra (Zerdüştlükle karışarak) Yezidilikte yaşamaya devam etmiştir.
Gnostikler dünyayı ve insanı şeytanın yarattığına inanıyorlardı. Onlara göre şeytan, aslında insanın babasıydı. Şeytan düşmüş melekti. İnsana bilgiyi getirmiş, onu aydınlatmıştı. Daha büyük ve sonsuz iyi olan Tanrı, şeytanı bu yüzden cezalandırdı. Yine aynı öykü, aynı kodlar çıkıyor karşımıza.
Düşen bir yaprak ya da yanaktan süzülen bir gözyaşının, çok daha büyük ve derin bir kod sisteminin sembolizmi olabileceğini biliyoruz artık.
Kolektif bilinçaltımızda derin bir şekilde yer eden zamanın kodlarını okuyoruz. Bu kodlar kültürün ve psikenin derinlerine işlemiş olsa da esasında her zaman dilimizin ucunda beklerler.

Sonuç:
Sonuç olarak Lewis’in Alice Harikalar Diyarında kitabında Alice’e karşı pek de masumane olmayan duygularını ifşa ettiğini, aşkını ilan ettiğini söyleyebiliriz. Düşüş metaforunu bu kadar yoğun ve açıkça kullanmasından bellidir bu. Ancak Lewis Carroll’un sadece uçkur düşkünü bir sapık ya da tacizci olduğunu da sanmıyorum. Her ne kadar küçük kıza olan düşkünlüğü kitabında belli olsa da bu düşkünlük fiziksel temastan ziyade ruhsal bir şey olmalıdır.

Kitabı ilkokul ikinci sınıfta okuduğumda aklımda kalan tek şey bu düşüş sahnesi olmuştu. Öğretmen beni tahtaya kaldırdığında, sadece Alice’in düşüşünü anlattığım için herkes çok sıkılmıştı. O zamanlar özetin ne olduğunu bilmiyordum; bir kitabı ya da filmi hatırladığım tüm ayrıntılarıyla baştan sona anlatmaya çalışıyordum. Alice’de de böyle olmuştu. Öğretmen “bunca şeyi nasıl hatırlıyorsun sen?” diye şaşkınlığını belirtti. (Oysa çoğu şeyi unuttuğumu düşünerek canım sıkılıyordu benim.) Sonra da “kitabı özetlemelisin, ana hatlarını anlatman yeterli” demişti. Bana göre ise ayrıntılarından arındırılmış bir öykü, öykü olmaktan çıkardı; olabildiğince bütün ayrıntılar anlatılmalıydı, çünkü bir kitabı kendisi gibi yapan şeyin ayrıntılar olduğunu sanırdım. Ayrıca eğer özetlemek bazı ayrıntıları seçip bazılarını seçmemekse, buna nasıl karar verecektim? Neleri anlatıp neleri anlatmayacaktım? Parçayla bütün arasındaki ilişkiyi kurmakta güçlük çekiyordum. Sanırım, kitap okurken ayrıntılara bu kadar dikkat ettiğim için, çocukluğumda okuduğum pek çok eserden zevk alamadım. Şimdi anlıyorum ki aslında okumak bir çeşit özetleme faaliyetidir: Okuruz ve kafamızda okuduğumuz şeyi özetleriz, böylece onu özümseyebilir, ziplenmiş bir dosya gibi hafızamıza mal edebiliriz. Çocukluğumda bunu bilmediğimi ve yapamadığımı çok net hatırlıyorum. Özetin ne olduğunu çok sonradan, belki liseden sonra anlamış olabilirim.

işte yazarın yazısı da böyleydi :)
güzel bir yazı olmuş eline sağlık diyleim ve huzurdan ayrılalım :)

heyecanla izlemeyi istediğim filmler.


bu yıl merakla beklediğim pek çok yapım vardı ama hevesim kursağımda,elim böğrümde kaldı.niye mi? çünkü ağrı'ya yabancı film gelmiyor :(
bende filmlerin  nete düşmesini bekliyorum. 
listeme bir göz atalım 

yıldız savaşları bölüm VII güç uyanıyor




açlık oyunları alaycı kuş bölüm 2




alice aynanın içinde 



bayan peregrine'nin tuhaf çoçukları
bir tim burton filmi



exposed
bir keanu reeves filmidir efem :)



şimdilik aklıma gelenler bunlar.
umalım da bundan sonra ağrı'ya da yabancı film gelsin inşeAllahü teala.aminnn :)

3 Ocak 2016

Ertuğrul 1890


 


dün prensesimle birlikte,hayatımda ilk defa bir türk filmine para vererek ve merak ederek,sinemada türk filmi izledim.
recep ivedik,ali baba ve yedi cüceler,deliha ve daha pek çok ucuzun altında adeta değersiz ve kalitesiz türk filmi izlemek yerine bu türden filmlere gidilmesi ve yapımcıların teşvik edilmesi gerekiyor diye düşünüyorum.
film daha çok türk-japon dostluğuna hizmet etmek amaçlı çekilse bile yinede sinemada izlenilmeye,övgüye ve söz edilmeye değerdi.
filmin ilk yarısının ağlayarak geçtiğini söylemeliyim.ikinci yarısı benim için adeta sürpriz oldu çünkü netten çok fazla araştırma yapmamıştım.normal şartlar alında film,yönetmen,filmin konusu ve oyuncular hakkında bilgi sahibi olmadan film izlemem.
filmin ikinci yarısı ilk yarısı kadar etkileyici değildi.
filmin sonunda ki japon inançlarına uygun reenkarnasyona yapılan hafif gönderme gözlerden kaçmıyordu.
ertuğrul fırkatey'ninin beyaz perdeye yansıması son derece etkileyiciydi,japon ada+sı ve japon köylüler de bir o kadar hoş ve gerçekçiydi.ayrıca japonca konuşmaların dublajlı olarak verilmemesi de filmin etkisini arttırmış.
filmden öyle osmanlı ruhu falan beklemeyin,ya da bir tarih filmi olduğunu da düşünmeyin.başta da dediğim gibi türk-japon ortaklığı için çekilmiş bir dostluk filmi.tıpkı dostluk maçları gibi.niyeyse aklıma bu geldi :)
yinede film henüz gösterimdeyken gidin izleyin ve maddi,manevi böyle yapımlara destek verin.
türk halkının aklıyla dalga geçen,sanat beğenisini ve anlayışını küçümseyen tüm halka geri zekalı muamelesi yapan sinema filmlerinden de uzak durun ki sanatımızın gelişimine katkıda bulunalım.,Atatürk'ün de dediği gibi-sözü tam olarak hatırlayamadım ama şöyleydi-bir milletin sanatına bakarak onun gelişmişlik düzeyini anlayabilirsiniz.
daha nice sanatsal yapımlara gebe olsun bu film sayesinde türk sineması diyelim.

film hacivat ve karagöz filminden sonra en beğendiğim ikinci türk filmi olma özelliğine de sahip oldu.
karar verdim diriliş ertuğrul ve hacivat ve karagöz'e de film önerisi başlığı altında post yazacağım inşllh.



japon doktor ve yüzbaşı mstafa'nın konuşması.
hoş sahnelerden biriydi.


ertuğrul fırkateyni


vikipedi:
ErtuğrulSultan Abdülaziz döneminde yaptırılmış ve 19 Ekim 1863 Pazartesi günü Padişah huzurunda denize indirilmişOsmanlı fırkateyni. Makine ve kazanları 1864’te İngiltere’de monte edilmiştir. 1865’te Kosova ve Hüdavendigâr gemileriyle birlikte İngiltere’den yurda dönerken CherburgToulon ve bazı İspanyol limanlarına uğramış, İstanbul’a gelişinde de Beşiktaş Sahil Saray-ı Hümayunu (Dolmabahçe Sarayı) önünde demirli kalmış, bir süre sonra da Haliç’e kapatılmıştır.
Gemi 8 adet 150 milimetrelik Krupp topu, 5 adet 150 librelik Armstrong topu, 2 adet 4, 2 adet 3 fontluk Krupp, 2 adet 5 namlulu Hockins, 2 adet 5, 4 adet namlulu Nordenfeld, 1 adet 12 ve 1 adet 6 librelik roket kovanı, 1 torpido atış kovanı, 2 torpido, 100 Martin Henry tüfeği, 100 Winchester tüfeği ve 40 adet tabanca taşımaktadır.
Ertuğrul 79 metre boyunda, 15,5 metre genişliğinde idi ve 8 metreye yakın su çekiyordu. 60 ton su alıyor, aldığı kömürle de 10 mil süratle 9 saat seyredebiliyordu. Gemi zamanına göre modern araçlarla donatılmış, elektrikle aydınlatılmıştı. Bunlar göz önüne alınarak teknenin çürüklüğünden başka kusuru yoktu denilebilir.

II. Abdülhamid, 1887 yılında Japonya İmparatoru Komeii 'nin yeğeninin bir savaş gemisiyle İstanbul'u ziyaret etmesinin ardından Japonya’ya bir heyet gönderilerek iade-i ziyaret yapılmasını emretmişti. Gemi, II. Abdülhamid’den Japon İmparatoruna mücevherli imtiyaz nişanı ve diğer hediyeleri götürecekti.
Padişahın isteği üzerine donanmanın en güzel gemisi bu iş için tahsis edildi. Bazı uzmanların bu geminin çürük olduğu ve böyle bir seferi tamamlayamayacağı yönündeki raporlarina rağmen Ertuğrul Fırkateyni, Temmuz 1889’da İstanbul’dan yola çıktı. İlk arızasını süveyş kanalında yaptı ve Güzergâhı boyunca çeşitli limanlara uğrayarak seyahat ediyordu. Fırkateyn, Singapur’a vardığında kafile başkanı Miralay Osman Bey Amiralliğe terfi ettirildi. Kafile, uğradığı ülkelerin halkları ve Müslümanlar tarafından görkemli sevgi gösterileriyle karşılanıyor, gemiyi kimi zaman binlerce kişiden oluşan gruplar ziyaret ediyordu. Gemi, 11 ay sonra 7 Haziran 1890 tarihinde Japonya’nın Yokohama Limanı'na vardı.
İmparator Komeii, Türk amiralini ve heyetini görkemli bir şekilde karşıladı. Şehir halkı Türk amiralinin saray arabası ile İmparatorun yanına gidişini sevgi gösterileriyle takip etti.
Ertuğrul Fırkateyni, Japon sularında kaldığı üç ay boyunca etrafındaki binlerce Japon kayığına 50 kişilik bandosuyla konserler verdi. Nihayet geri dönüş yolculuğu için hazırlıklar tamamlandı. Yola çıkılacağı gün Japon Deniz Kuvvetlerinin tayfun uyarısına rağmen, Ertuğrul Fırkateyni planlandığı gibi 15 Eylül 1890 tarihinde Yokohama Limanı’ndan ayrıldı.Kuşimoto açıklarında tayfuna yakalanan Ertuğrul Fırkateyni 16 Eylül 1890’da kayalara çarparak battı. Kazadan sadece 69 denizci kurtulabildi, Amiral Osman Bey de dahil diğer mürettebat hayatını kaybetti.
Ertuğrul Fırkateyni’nin trajik sonu Türk-Japon halklarını yakınlaştırdı. Yöre halkı, kazadan kurtulanlara büyük yardım ve yakınlık gösterdi. Torajiro Yamada isimli bir Japon, şehit yakınları ve kazazedeler için yardım kampanyası düzenledi. Toplanan para aynı kişi tarafından dönemin padişahına teslim edildi. Hayatta kalan 69 denizci, Japonya İmparatorunun talimatıyla Hiei ve Kongō isimli iki askeri gemi ile İstanbul’a gönderildi.
Kazada ölenlerin anısına Kuşimoto’da bir anıt yapılmıştır. İlk anıt Japonlar tarafından 1891’de dikilirken, 1929 yılında yine Japonlar tarafından genişletilmiştir. Şehitlik Anıtı, 3 Haziran 1929 tarihinde Japon İmparatoru tarafından da ziyaret edilmiştir. 1937’de Türkiye tarafından restore edilen anıt önünde her yıl düzenli olarak anma törenleri yapılmaktadır.
Kuşimoto kasabası Mersin ve Yakakent ile kardeş şehirdir. Kuşimoto’da bir de müze bulunmaktadır. 1974 yılında inşa edilen "Türk Müzesi"nde Ertuğrul Fırkateyni’nin maketi, gemideki asker ve komutanların fotoğrafları ve heykelleri bulunmaktadır.
Şehitler arasında Hasan Âli Yücel'in annesi Neyyire Hanım tarafından dedesi ve Can Yücel'in büyükdedesi Kaptan Âli Bey de bulunmaktaydı.
trailer:

main trailer


ertuğrul şehitlerine vefa

kamera arkası 

yöemen:mitsutoshi tanaka
oyuncular:
masaaki uchino,kenan ece,shiori kutsuna
imdb:4,0
konusu:
Film, iki ülkenin, Japonya-Türkiye, dostluğunu pekiştiren iki tarihi olayı anlatır. 1887 yılında Japon heyetinin İstanbul’u ziyaret etmesinin ardından Osmanlı firkateyni olan Ertuğrul Japonya’ya gider. Ertuğrul Japonya’dan geri dönmek için yola çıktığında ise kayalıklara çarpar ve 681 kişiyle sulara gömülür. Firkateynden yalnızca 69 kişi sağ kalır, yaralılar sahile ulaştığında Japon köylüler tarafından misafir edilirler. İlerleyen yıllarda Türk-Japon dostluğuna atfen kazanın yaşandığı bölgeye anıt dikilir. 1985 yılında İran-Irak savaşı esnasında ise; Saddam’ın emriyle Tahran havaalanının 24 saat içinde kapatılacağı duyurur. Bunun üzerine Japonya dışında bütün ülkeler uçaklarını göndererek kendi vatandaşlarını Tahran’dan çıkarır. Bu durumu öğrenen dönemin başbakanı Turgut Özal’ın talimatıyla, Tahran’dan tanınan sürenin bitimine yakın pilot Ali Özdemir’in yönettiği Türk uçağı Tahrandaki 215 Japon yolcuyu kurtarır.   
Bu tarihi gerçeklerden yola çıkan Japonya ve Türkiye ortak yapımı filmin kadrosunda Seiyou Uchino, Kenan Ece, Shioli Kutsuna, Alican Yücesoy, Yui Natsukawa, Uğur Polat, Yukiyoshi Ozawa, Mehmet Özgür, Deniz Oral ve Tamer Levent gibi isimler bulunuyor.

iyi seyirler olsun.

Hayvan Çiftliği,George Orwell.



150 sayfalık aslında bir günde okunacak bir kitap. 
1984'ten  daha çok bu kitabı sevdiğimi itiraf etmeliyim.
çar çabucak okunuyor,dili çok akıcı ve sürükleyici.
sapsağlam bir stalin rejimi eleştirisi.
kitabı okurken aklıma hep karl marx'ın diyalektik yöntemi geldi.
heni ploretarya yöneten,yöneten de ploretarya oluyordu ya ha işte o :)
aslında kimin kim olduğu hiç önemli değil iktidara geçen kimse sopayı eline alan da o oluyor her seferinde.bence marx'ın da gözden kaçırdığı budur her halde.
kitap için bir peri masalı denmiş ve bence de öyle.sanırım orwell'in kaleminin gücü,akıcılığı,sanatsallığı bu kitapta daha çok ön plana çıkıyor.yoksa bir yazı yazar istediğiniz bir yönetimi sonuna kadar eleştirirsiniz.ama orwell bunu yapmak yerine muhteşem bir dünya kurgulayarak stalin yönetimini hicvederek adeta yerden yere vurmuş.
hem sonrasında başınız derde girerse ya bu hayvanlar diyarı,bir la fonteine masalı der paçayı da çok güzel sıyırırsınız :)ama orwell'in paça sıyırmak gibi bir derdi yok tabi,o düşünce ve eleştirilerini en ekili metotla kurgu dünyasında dile getirmiş.
yani sözün özü niye bu kitabı okumak için bu kadar bekledim,kitaba çok geç kalmışım.
muhakkakiyetlen okuyun derim a dostlar. :)


resimler için küçük bir not:hiç inanmayacaksınız ama fotoğrafları tos makinesiyle çekiyorum o yüzden bu kadar muhteşem ötesiler :P
Allam ne zaman yeni ve orijinal bir telefönüm olucek :)


George Orwell, Türkiye’de Bin Dokuz Yüz Seksek Dört isimli kitabıyla bilinmektedir. Hayvan Çiftliği, çağdaş klasikler arasında sayılan bir diğer başarılı eseridir. Yergi türünün örneklerinden biri olan bu roman 1940’lardaki reel sosyalizme eleştiri niteliği taşımaktadır.


Hayvan Çiftliği kitabının ana karakterleri bir çiftlikte yaşayan hayvanlardır. Sömürüldüklerine inanan bu hayvanlar, sahipleri olan çiftçilere karşı isyan çıkararak yönetimi ele geçirirler. Amaçları eşitlik içinde yaşamaktır. Domuzlar, içlerinde en akıllı olanlardır. Kısa süre içinde bir grup oluşturup diğer hayvanları yönetmeye başlarlar. Bir süre sonra, devrimi amacından saptıran domuzlar tarafından çiftliğin sahipleri olan insanlardan daha acımasız bir diktatörlük kurulmuş olur. George Orwell, bu romanında çiftlikte yaşananları anlatırken tarihsel bir gerçeği gözler önüne sererek eleştirmektedir.



Romanda önder konumunda olan domuz, Stalin’i simgelemektedir. Diğer karakterler de diktatörlük ortamında ortaya çıkabilecek kişileri betimlemektedir. Kitabın isminde “Bir Peri Masalı” alt başlığı geçiyor olsa da aslında çocuklara yönelik bir masal değil, politik bir eleştiridir.
Hayvan Çiftliği kitabı Mutlaka okunması gereken kitaplar listesinde yer almaktadır.


hayvan çiftliği kesinlikle ölmeden önce okunması gereken listenin içinde
en kısa zamanda okumanız dileğiyle.
iyi pazarlar olsun.

1 Ocak 2016

en sevdiğim film karakterleri.

okullar yeni yıl dolayısıyla tatil bende bi post gireyim dedim.
önce yeni yıl duası :)
Allah'ım lütfen beni normal yapma ve geri kalanlarsa ne dilerlerse o :)
işte kahramanlarım :

alice


the mad hatter


goblin lordu david bowie


beele juse


favorimm
freddy krueger


bir favori daha
r2d2 ve c3po


yine favorim efem
darth moul
darth vader'ın önüne geçince ilk bölümden ortadan ikiye kestiler garibimi :)

darth mul'un resmini öğretmenler odasındaki dolabıma asmaya karar verdim.ynı dolapta din kültürü kitabı ve namaz hocası da var.böyle böyle imana gelir zahir :)


buda daha kitaplarla buluşmadan imana gelip çarşafa girmiş darth moul :)))


favoriliğini kaybeden 
darth vader


usta yoda


kupa kraliçesi


willy vonka willy wonka
çokelet kralı


sith lordu


favorimm
kirletici azog..


nazgul lich king


anooom şöyle bir baktım da içlerinde bi tane normal adam yok ha o_O
:))
şimdilik aklıma gelenler bu kadar.
iyi tatiller olsun herkese.
bide olayla hiç alakası olmayan fetah can var 
onuda buraya bırakıp gideyim :)


Related Posts with Thumbnails